HERZAMANENUCUZ.BLOGCU.COM DA KARGO DAHİL ÜRÜNLER
• 21/3/2008 - Şu da Var
bir de var sen koynumda yatıyorsun güzelsin güzelliğin mutlak amenna kızlığın masanın üstünde kocana saklıyorsun
oysa koca da ne benim kollarım var soy bir portakal yedir bana dilim dilim ben uzunminareliyimdir doğma büyüme ne yapıp yapıp denizi görmek isterim
Cemal Süreya |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 19/3/2008 - Vadideki Zambak
yazar gizliden gizliye kendi hayatını yansıtmıştır romana. pek platonik olmayan bir aşkın hikayesidir. kadın erkek ilişkileri üzerinde sağlıklı karar verme yetimi bana kazandırmıştır. roman felix'in nişanlısına yazdığı uzunca bir mektuptan ibarettir. romanın sonunda ise nişanlısının felix'i hayal kırıklığına uğratan mektubu yer alır. insanın gözleri dolar, bir hoş olur..
"ilk yaz günleri çabuk geçer; iyi kullanmasını bilin. onun için etkileyici kadınlarla birlikte olun. etkileyici kadınlarda yaşlılardır. onlar size kişiler arasındaki bağlılıkları, ailelerin sırlarını, sizi amaca götürecek kestirme yolları öğretirler. kendilerini yürekten verirler size. size büyük yardımları olur; sizi göklere çıkarırlar, istenir kişi yaparlar.
genç kadınlardan kaçın! elli yaşında bir kadın sizin için her şeyi hapar, yirmi yaşında bir kadın hiçbir şey. o sizin bütün hayatınızı ister; öbürünün ise sizden istediği bir dakikadır, bir tek ilgidir.
genç kadınlarla alay edin, her şeylerini alaya alın; ağırbaşlı bir şey düşünemez onlar. genç kadınlar bencildirler. bayağıdırlar, gerçek dostlukları yoktur. ancak kendilerini severler, bir başarı üzerine sizi gözden çıkarabilirler. ayrıca, hepsi sizden bağlılık bekler; sizin durumunuz ise onların size bağlılık göstermesini gerektirir: birbiriyle bağdaşamaz iki istek. hiçbiri sizin çıkarlarınızı anlayamaz. hepsi kendini düşünür, sizi değil. hepsi bağlılıklarıyla size yardım ettiklerinden çok, saçma hevesleriyle size zarar verirler. hiç çekinmeden vaktinizi alırlar, nice servetleri kaçırmanıza sebep olurlar. dünyanın en büyük nimetlerinden yoksun bırakırlar. sozlanacak olursanız, içlerinden en aptalı bile eldiveninin bir tekinin dünyaya bedel olduğunu, ona kölelik etmek kadar bir erkeğe hiçbir şeyin şeref vermeyeceğini söyler. hepsi size mutluluk verdiğini söyleyecek, talihin nice imkanlarını size unutturacaklardır. onların verecekleri mutluluğa güven olmaz.
akıllarına eseni yerine getirmek gelip geçici bir zev ki yeryüzünde başlayan, göklerde sürüp gitmesi gereken bir aşka çevirmek için ne ustaca oyunlar çevirirler, bilemezsiniz. sizi bırakacakları gün "seni artık sevmiyorum" sözünün ayrılmaya yeter olduğunu söyleyeceklerdir, nasıl ki "seni seviyorum" sözü de sevgilerini hoş görmenizi gerektirirdi. sevmek, sevmemek insanın elinde değilmiş. saçma bir inanış! inanın, gerçek aşk ölümsüzdür, sonsuzdur, neyse hep odur; tamdır, tertemizdir, sert çıkışları yoktur; ak saçlı görünür ama gönlü hep gençtir.
kadınların en az kurnazının bile bitmek tükenmez tuzakları vardır. en aptalı pek az kuşku uyandırdığı için üstün gelir. en tehlikelisi sizi niçin sevdiğini bilmeyen kadınlardır. hiç yoktan sizi bırakıverir; aklına eser, yine size döner. ne var ki hepsinin, ya bugün, ya yarın size zararı dokunacaktır..."
henriette |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 25/2/2008 - Yalnız bir opera - Murathan MUNGAN
ve bitti...
sonra yalnız bir opera başladı
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim ben sende bütün aşklarımı temize çektim.
imrendiğin, öfkelendiğin kızdığın, ya da kıskandığın diyelim yani yaşamışlık sandığın geçmişim dile dökülmeyenin tenhalığında kaçırılan bakışlarda gündeliğin başıboş ayrıntılarında zaman zaman geri tepip duruyordu. ve elbet üzerinde durulmuyordu. sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta dogruydu belki. sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren, büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin. ve hala bilmiyordun sevgilim ben sende bütün aşklarımı temize çektim anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana bütün kazananlar gibi terk ettin
yaz başıydı gittiğinde, ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim. çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu yüzündeki küskün kedere, gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine çerçevesine sığmayan munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını takvim tutmazlığını aramızda bir düşman gibi duran zaman'ı daha o gün anlamalıydım benim sana erken senin bana geç kaldığını
gittin. koca bir yaz girdi aramıza. yaz ve getirdikleri. döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıştı.
kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza. adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk. sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize. gittin. şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
şimdi biz neyiz biliyor musun? akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. birbirine uzanamayan boşlukta iki yalnız yıldız gibi acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız ne kalacak bizden? bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden bizden diyorum, ikimizden ne kalacak?
şimdi biz neyiz biliyor musun? yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan oysa yapacak ne çok şey vardı ve ne kadar az zaman kış başlıyor sevgilim iyi bak kendine gözlerindeki usul şefkati teslim etme kimseye, hiçbir şeye upuzun bir kış başlıyor sevgilim ayrılığımızın kışı başlıyor giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak... böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara, cağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarda hayat düşmandır size içeride odalara sığamazken siz, kendiniz bir ayrılığın ilk günleridir daha her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup kulak verdiğiniz saat tiktakları kaplar tekin olmayan göğünüzü geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken, ve kazanmış görünürken derinliğimizi ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar
bana zamandan söz ediyorlar gelip size zamandan söz ederler yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onalar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler. bittiğine kendini inandirmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. zaman alır. zaman, alır sizden bunların yükünü o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. o boşluk doldu sanırsınız oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide o eski ağrı ansızın geri teper. dilerim geri teper. yoksa gerçekten bitmişsinizdir.
zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi kavranır. bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla günlerin dökümünü yap benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini kim bilebilir ikimizden başka? sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla bunlar da bir işe yaramadıysa demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
bu şiire başladığımda nerde, şimdi nerdeyim? solgun yollardan geçtim. bakışımlı mevsimlerden ikindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim geçti her çağın bitki örtüsünden oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından bakarken dünyaya yangınlarla bayındır kentler gibiyim: çiçek adlarını ezberlemekten geldim eski şarkıları, sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan uzun uzak yolları tarif etmekten haydutluktan ve melankoliden giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden duyarlığın gece mekteplerinden geldim bütünlemeli çocuklarla geçti gençliğimin rüzgara verdiğim yılları dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
bu şiire başladığımda nerde, şimdi nerdeyim? yaram vardı. bir de sözcükler sonra vaat edilmiş topraklar gibi sayfalar ve günler ışık istiyordu yalnızlığım kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum ilerledikçe...kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. karardı dizeler. ask...bitti. soldu siir. büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim her adımda boynumdan bir fular düşüyordu el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk birlikte çıkılan yolların yazgısıdır: eksiliyorduk mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim her otelde biraz eksilip, biraz artarak yani coğalarak tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. terli ve kirliydim. sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum maskeler ve çiçekler biriktiriyordu linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de... korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları ve açık hayatları seviyordu. buraya gelirken uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...panayır yerleri... ölü kelebekler...ölü kelebekler... sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. adım onların adının yanına yazılmasın diye acı çekecek yerlerimi yok etmeden acıyla baş etmeyi öğrendim. yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı aşkın kuzey yıldızı sanırsın durduğun yerde ya da yol üstündedir oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar ölü yanardağlar, ölü yıldızlar ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
aşkın bir yolu vardır her yaşta başka türlü geçilen aşkın bir yolu vardır her yaşta biraz gecikilen gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler gözlerim aşkın kuzey yıldızıdır bu yazları daha iyi görülen ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler ilerlerim zamanla anlarsın bu bir yanılsama ölü şairlerin imgelerinden kalma sen de değilsin. o da değil kuzey yıldızı daha uzakta yeniden yollara düşerler düşerim bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler yaşamsa yerli yerinde yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi şimdi her şey yeniden yüreğim, o eski aşk kalesi yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
dönüp ardıma bakıyorum yoksun sen ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14/2/2008 - Kurt Seyt & Shura
Cesur bir girişim. Herkes cesaret edemez. XIX. yüzyıl anlatımı ile, Tolstoy, Balzac, Zola tarzında yazılmış. Dönemini iyi bir klasik roman mimarisi ile çok iyi anlatıyor. `Klasik Roman` budur.
-Attilla İlhan-
... Eğer bu belgesel ayrıntılar olmasaydı, ortaya daha `yoğun duygusallıkta` bir `aşk romanı` çıkardı diyenler, bu ilginç çalışmanın özünü yok ederler. Sayısız karakterleri, ince ayrıntıları, sinematografik mekan değişimleri ile `Mufassal` bir dramatik olarak tanımlanabilir bu kitap...
-Jak Deleon-
Yazar, diaspora acıları çeken tüm insanların evrensel hüznünü temsil ediyor.
-Yaşar Aksoy-
1890`ların Rusya`sından 1920`lerin Türkiye`sine uzanan bir dönemi anlatan Kurt Seyt & Shura`da sadece aşk değil, o günlerin Rusya`sı ve Türkiye`si de var... Hatta daha fazlası var. Günümüz Rusya`sı bunca hızla değişirken dünün Rusya7sını kim merak etmez ki? Ve de dünün İstanbul`unu...
-Hıncal Uluç-
Edebiyat dünyasına "Uyandıran Aşk" isimli şiir kitabı ile adım atmış olan Nermin Bezmen, bu kez Çarlık Rusyasının debdebeli yaşantısından Bolşevik ihtilali ile İstanbul`a sürüklenen hayatları anlatıyor. 1892`nin Yalta`sından St. Petersburg`un saltanat günlerine, Karpatlar cephesinden ihtilalin cehennemine ve nihayet işgal altındaki İstanbul`a, 1920`lerin Pera`sına, macera dolu bir yolculuk yapacaksınız. Onlarla beraber polkaların, troykaların sihirli alemini, ihtilalin acımasızlığını, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğunun son günlerini yaşayacaksınız.
Kurt Seyt: Mirza Eminof`un oğlu olarak servet ve ünvanla doğmuştu. Yakışıklıydı, hırslıydı, cesurdu. Çar Nikola`nın Muhafız Alayında genç bir Üsteğmen oluşu onu Bolşeviklerin ölüm listesine dahil etmişti. Kaçarken getirdiği bir taka dolusu silahı Mustafa Kemal`in Kuva-yi Milliyesine teslim ettiğinde, karşılık istemeyecek kadar gururluydu. Hayatına sıfırdan başlarken elinde kalan serveti sadece gururu ve aşkıydı.
Shura: Tchaikovsky nağmelerinin romantizmi ile sarılmış karlı bir Moskova gecesinde, henüz onaltısındayken saf güzelliği, beklentisiz aşkı ile Seyit`in dünyasına girdi. Ailesinin ünvanı, serveti onun da ülkesinde kalmasına yardımcı olamadı. Sevdiği erkekle atıldığı bu macerada bir daha hiç göremeyecekleri vatanlarının, ailelerinin, artık yaşamayacakları geçmişlerinin hasretlerini birbirlerinin aşklarında dindirmeye çalıştılar.
Büyük bir aşkın, harbin, ihtilalin, hasret ve hüzünlerin hikayesi ile okuyucuyu baştan sona kendine has bir tat, merak ve heyecanla sürükleyen, uzun süren araştırmaların gerçeklikle aktarıldığı bir roman, "Kurt Seyt ve Shura." |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 16/9/2007 - Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez
Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.
GABRIEL GARCIA MARQUEZ |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 16/9/2007 - Martin Eden - Jack LONDON
bir kıtap olmasına ragmen bence bır klasık
Bir yaratıcının çektikleri Hikâye ABD'de, 1800'lü yılların ikinci yarısında başlar. Kapitalizmin en çıplak ve vahşi sömürüsünün yoksul kitleleri ezip geçtiği bu yıllarda, genç bir adam zengin bir kızla karşılaşır. İlk görüşte aşk diyelim isterseniz buna; ama hislerden ziyade hırslara dayalı bir aşk... Genç adam, yani Martin Eden, eğitimsiz yoksul bir denizcidir. Ruth'sa zengin bir ailenin üniversite öğrencisi narin kızı. Ruth'un yaşadığı ev, dış görünüşü, bilgisi ve kültürü Martin'in dünyasının öylesine dışında ve öylesine parıltılıdır ki, Martin imgeleminde melekler katına çıkaracaktır Ruth'u. Belki de kızın maddi gücüne erişmesinin ilk elde imkânsızlığından, onun bilgi ve kültürüne sahip olmayı hedefler kahramanımız. Günlerini halk kütüphanesinde geçirmeye başlayan Martin, kitapların dünyasına açılır. Başlangıçta bir şey anlamasa bile, bıkmadan usanmadan okur; Marx okur, Nietzsche okur, en çok da edebiyat metinlerini okur. Kafasına yazar olmayı koymuştur artık. Sadece edebiyat aşkından değil, yazarak zengin olabileceğine de inanmaktadır. Bir yandan geçimini sağlamak için gemilerde çalışmayı sürürürken, diğer yandan büyük bir sebatla hiç durmadan üretir; makaleler, hikâyeler ve şiirler yazar. Ancak ürünlerini gönderdiği gazete ve dergi editörlerinden gelen yantlar hiç yüreklendirici olmaz. Neyse ki aralarındaki sınıfsal farklara rağmen Ruth'la ilişkileri kopmamış, tersine kızda da Martin'e karşı gizli duygular uyanmaya başlamıştır. Ruth, Martin'i edebi heveslere boşverip para kazanmasını sağlayacak gazetecilik mesleğine yönlendirmeye çalışır. Martin'se gazeteciliğin yazarlık becerisini baltalayacağını düşünmektedir. Maddi manevi her türlü zorluğu göğüsleyerek kendi bildiği yoldan ilerleyecek ve sonunda edebi çevrelere kendisini kabul ettirecektir. İlk kitabı çok kısa zamanda büyük satış rakamlarına ulaştığında yayımcıların yeni kitap, makale ve hikâye taleplerini karşılayamaz hale gelir. Hatta, bir zamanlar burun kıvrılan şiirleri bile göklere çıkarılmış, büyük telif ücretleri ödenerek yayımlanmıştır. Şöhret ve parayla birlikte zengin çevrelerin ilgisini de kazanan Martin'in sevgilisiyle bir araya gelmelerinin önündeki engeller aşılmıştır... İlk bakışta Yeşilçam ve Hollywood sinemalarının salon romantizmini hatırlatan, "Hani bir zamanlar hakir gördüğünüz yoksul ama onurlu bir genç vardı" repliğiyle özetlenebilecek bir roman gibi görünüyor. Ne var ki Martin'in hikâyesi henüz bitmedi; daha önce değersiz buldukları yeteneği önünde ancak başarıya, üne ve paraya kavuştuğunda saygıyla eğilen burjuva sınıfının iki yüzlü değerlerinden, içi boş estetizminden, kofluğundan tiksinecektir genç adam. Ekmeğini kas gücüyle kazandığı günlerdeki coşkulu ve tutkulu kişiliğini özlemektedir. Yükselmek için verdiği onca mücadelenin sonunda 'Amerikan Rüyası'nı gerçekleştirmiş ama o rüyadaki cennetin aslında cehennemi andırdığını fark edebilmiştir. Şöhret ve servet merdivenine tırmanırken içinden çıkıp geldiği kesimlerle de bağlarını koparan Martin için bundan böyle 'iş bitmiştir'... |
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 16/7/2007 - Gılgamış Destanını
Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun! Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut, korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!" Gılgamış Destanınıdan alınmıştır. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 9/7/2007 - Bazen...
Bazen...
Yıldızları süpürürsün farkında olmadan...
Güneş kucağındadır... Bilemezsin...
Bir çocuk gözlerine bakar... Arkan dönüktür...
Yüreğinde kuruludur orkestra... Duymazsın...
Koca bir sevdadır profilini okuduğun... Anlamazsın...
Uçar gider... Koşsan da tutamazsın !...
W.Shakespare
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 6/7/2007 - Herkes Sevdiğini Öldürür
Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, Bu böyle bilinsin, Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür, Korkak, bir öpücükle, Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!
Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür, Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar; Bazıları öldürür Arzunun elleriyle, Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar: Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar.
Bu şiiri hapishane yılları sırasında tanık olduğu Thomas Wooldridge'in idamından etkilenerek yazmıştır. Thomas Wooldridge sevgilisini öldürmüş ve idama mahkum olmuştur.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 4/7/2007 - KİTABE-İ SENG-İ MEZAR
1 Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar; Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi; Kundurası vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allahın adını, Günahkar da sayılmazdı. Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.
2 Mesele falandeğildi öyle, To be or not to be kendisi için; Bir akşm uyudu; Uyanmayıverdi. Aldılar , götürdüler. Yıkandı , namazı kılındı, gömüldü. Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar Haklarını helal ederler elbet. Alacağına gelince... Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.
3 Tüfeğini depoya koydular, Esvabını başkasına verdiler. Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, Ne matarasında dudaklarının izi; Öyle bir rüzgar ki , Kendi gitti İsmi bile kalmadı yadigar. Yalnız şu beyit kaldı, Kahve ocağında , el yazısıyla: "Ölüm Allahın emri,
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|