HERZAMANENUCUZ.BLOGCU.COM DA KARGO DAHİL ÜRÜNLER

Ana Sayfam Yapayım | Favorilerime Ekleyeyim
netkitap.com Google Gruplar Beta
13 TEMMUZ Grubuna Sende Katıl
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

• 17/5/2008 - Kadından Kentler Murathan Mungan

izmir
Sabahın bu erken saatinde İzmir bambaşka görünüyordu gözüne. Nurhayat, Ömer Çavuş Kahvesi'nde oturduğu masada birdenbire her şeyi yeniden gözden geçirmesi gerektiğini hissetti. Emin olmak ne demekti? Bir kadın ne zaman emin olurdu? Cuma günü onu istemeye geleceklerdi ve Nurhayat şimdi bu evliliği isteyip istemediğinden emin değildi.

adana
Havalandırma serinliğinin dışarıyı unutturduğu otelin kapısına çıktıklarında vahşi Adana sıcağı yüzlerine olanca acımasızlığıyla çarparken, Emine için gün çoktan bitmişti aslında. Bir başkasının filminde konuk oyuncu olduğunu bilmenin ısmarlama adımlarıyla Gülsüm'ün ardı sıra basamakları indi. Kapıda onları bekleyen son model Mercedes'in içinden fırlayan şoför, gösterişli bir saygıyla eğilip kapıları açtı. Üniformalı değildi ama hareketleri üniformalı gibiydi. Beyaz gömleği son düğmesine kadar iliklenmiş, koyu renk boyunbağı bağlamıştı; gömleğinin kısa kollu olmasından başka havayı hafifletecek bir şey yoktu üstünde.

trabzon
Trabzon burması bu! Bunun ne demeye geldiğini en çok anasından biliyor. Trabzon burması demek, gelecek demek. Umut demek. Bütün bir hayat demek. Şimdi karşısında bir ölünün bileğinde ışıldıyor. Birdenbire bunca yoksulluğun ortasında ışıyan bilezik, bu ölümü başka türlü anlamlandırıyor gözünde. İçi kamaşıyor... <******>

bursa
Esme, Bursa'daki ilk kışlarında, yerli melodramların Uludağ sahnelerinde üzeri çok motifli rengârenk kazaklar giyen Yeşilçam jönlerine nazire, Engin'e doğum gününde böyle bir kazak almayı düşünmüştü. Sonra vazgeçmişti ama düşüncesi bile onları eğlendirmeye yetmişti. Hayal işte! Şimdi yakası beyaz kürklü taba rengi kabanıyla getiriyordu Engin'i gözünün önüne...

samsun
Bazı hikâyeler parça parça gün ışığına çıktıkça özel bir güç, gerçeküstü bir nitelik kazanır. Songül'ün kayınvaldesinin hikâyesi de biraz böyle. Bazen hiç tanımadığınız bir ölü, ansızın hayatınızda yer kaplamaya başlar. Şengül, sanki bilinmez bir yazgının yönlendirmesiyle Samsun'a kadar bu kadının hikâyesini dinlemek için gelmişti....

amasya
Yeşilırmak kıyısındaki çay bahçelerinden birinde buluşacaklar. Sakin akan ırmağın yeşiline dalmış olan Güzel, evlendikten sonra Cem'le birlikte Edirne'ye Nihal Abla'yı ziyarete gidişlerini düşünüyor. Zamanla herşey unutulmuştu. Akıp giden bu ırmak gibi her şey akıp gitmez mi?

ankara
Ertesi gün cebimde sahte bir kimlikle Kızılay'da, bilirsiniz, Kocabeyoğlu Çarşısı'nın yanı başındaki Tansel Plak'a gittim. Yeniyetmeliğimin, gençliğimin Ankara'sının önemli uğrak yerlerinden biriydi. Aranıyor olmak, "biri olmak" demekti ve ben kısa bir süre için de olsa, şu bulanık kalabalığın içinde amaçsız dolaşan rasgele biri olmak istemiştim. Zafer Çarşısı'nın kitapçıları da burnumda tütüyordu ama şansımı zorlamamalıydım. Bilmeyen yoktu. Gizli polisler orada cirit atıyordu...

sinop
"Sinop'a geldiğinizde mutlaka beklerim. Evimizin penceresinden Sinop Kalesi görünüyor bir görseniz! Dalgalar, deniz! Nasıl anlatsam! Yağmurlu havada başka, güneşli havada bir başka." Gülümsüyorum. Bayramda anne-babasının eline öpmeye gelmiş Seher. Bu, evlendikten sonraki ilk bayramları...

afyon
"Afyon İkbal Tesisleri'ne hoş geldiniz" diyen anons çınlıyor kulaklarda: "Denizli istikametinden gelip, İstanbul istikametine gitmekte olan Kanat Turizm'in değerli yolcuları, otobüsünüz yarım saat çay molası vermiştir." Gözleri Mecnun'u arıyor. Bugün niye yok ortalarda? Yoksa? Onu göremediği her seferinde yüreğini sinsice yoklayan bu korku... <******>

kırşehir
Hayat Hanım her haliyle adının hakkını veren "hayat dolu" bir kadındı. Hiçbir şehirde iki üç yıldan fazla yaşamaz, her seferinde yeniden taşınırdı. "Oturmadığın vilayet kaldı mı?" diye soranlara, "Olmaz mı canım? Var elbette. Ben doğduğumda memleketimizin 67 vilayeti vardı. Biz böyle bildik, böyle öğrendik. Her kasaba irisini böyle kolayından il yapmaya devam ederlerse, hepsine yetişemeden ölüp gideceğim," diye hayıflanıyormuş gibi yapar, arkasından o ünlü kahkahalarından birini patlatırdı.

erzurum
Suna'nın bavullardaki fotoğrafları ilk görüşü değildi. Erzurum'a geliş gidişlerinde birkaç kez el atıp bakmışlığı vardı. Şimdi onları her eline aldığında kafasını kurcalayan, zihnine üşüşen olguların bir teki bile o zaman aklına gelmemiş, hatta üzerinde durulmaya değer bile bulmamıştı. Değişen neydi öyleyse? Bu fotoğrafların içini ancak şimdi görmesini sağlayan neydi?

diyarbakır
Başkomiserin kendisini içeri çağırmasını beklerken Aslı'nın gözleri oturduğu bankta. Yer yer boyaları soyulmuş. Hani nasıl adlandıracağını bilemediğin ara renkler vardır ya, öyle. Şimdi içeri çekip polis zoruyla sorsalar, "Söyle bakalım kızım, ne renktir bu," söyleyemezsin. İnsan zihni ne tuhaf! Neler düşünüyor? Polisin burada, Diyarbakır'da sorduğu, sorabileceği sorular düşünüldüğünde ne kadar saçma şu aklından geçenler! Yoksa o kadar da saçma değil mi?

kayseri
Lüks Terzi'nin Kızları derlerdi o zamanlar üçüne birden. Laf aramızda kalsın en alımlıları ortancası Sofya! Sofya dediğime bakma, asıl adı Mualla tabii. Peki adı niye Sofya kaldı diyeceksin? Bir düşün: Değil Kayseri'de, değil Türkiye'de, dünyada kaç kadın vardır Sophie Loren'e bu kadar benzeyen? Onu görsen. O zamanların Kayserisi de başkaydı. Şimdiki gibi on dördüne varmadan mantoya girmiyordu kızlar...

gümüşhane
Kapıyı açan kadına, "Sen Asiye misin?" diye sordu. Birbirlerini tartan bakışlarla baktılar kısa bir süre. Kapıyı çalan genç kadın kimi aradığını çok iyi biliyor, kapıyı açansa diğerini tanımıyordu. Başından azıcık kaymış tülbentini sıkılarken "Evet Asiye benim," dedi kadın, "ne vardı?" <******>

mersin
Karısı ölmüş yakın zaman önce, çocukları evlenmişler zati, kimi Mersin'den gitmiş, kimi ayrı eve çıkmış. Pozcu Mahallesi'nde yeni bir ev aldım, koca evde tek başına yalnızlık çekilmiyor, dedi, gel evlen benimle. Önce alay ediyor sandım. On dört – on beş yaşın hevesi kalır mı bunca sene? Kalırmış meğer. Kaderim Mersin'deymiş, bilememişim.

istanbul, esenler otogarı
Az sonra daha sakin sayılabilecek bir sesle, "Vardığımızda bana haber eder misin kızım," diyor. "Ben yol iz bilmem. Geçmeyeyim Elazığ'ı." "Merak etme teyze," diyor Zozan. "Uyusan bile, ben uyandırırım seni." "Gözümün uyku tutacağını sanmam," diyor kadın. Zozan en azından bu sefer çok daha neşeli bir yolculuk hayal etmişken kendisi için, yanına oturan şu mahzun görünüşlü, kederli kadının varlığıyla içinin bulutlandığını, yüreğinin çatallanıp ağırlaştığını hissediyor.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 25/4/2008 - Lanetli Topraklar

Kategori: Kitap

Lanetli Topraklar

"Lanetli Topraklar, korkunun çığlık atan bir fotoğrafı adeta.Bu kitapta, mola yok, size soluk aldıracak bölüm araları yok.Smith, sinirleri ayakta tutan korku tuzaklarını ve gerilimi kurarken, o çıplak doğallığın altında bir edebiyat kaygısı da yatıyor... Umarım yeni roman için bizi çok bekletmez."

Stephen King


Dört Amerikalı genç; Jeff, Amy, Eric ve Stacy tatillerini geçirmek üzere Mekisika'ya giderler.Orada tanıştıkları Mathias ve üç Yunanlıyla arkadaş olurlar.Mathias'ın erkek kardeşi Henrich, Maya harabelerini araştırmaya gelmiş bir kızla tanışıp, onun peşinden gitmiş ve ortadan kaybolmuştur.Mathias tatil arkadaşlarından , kardeşini bulma konusunda yardım ister.Ellerinde, harabelere giden yolu tarif eden basit bir kroki vardır sadece.Yabancısı oldukları bu topraklarda Maya harabelerine ulaşmak ve Henrich'i bulmak için yola koyulurlar.
Bu yolculuğa, tembellik yaparak geçirdikleri tatillerini renklendirecek, günübirlik bir macera olarak görmektedirler.Ancak yanıldıklarını yolculuklarının ilerleyen saatlerinde anlamaya başlarlar.Meksika'nın yabani topraklarında onları, hayallerinden bile uzak tutmak isteyecekleri bir dehşet beklemektedir.Yaşadıkları sırdan hayatlar geride kalmıştır, artık onlar için hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 2/1/2008 - Ateşin Oğlu

Kategori: Kitap

Bir İmparatorluk... Bir at... Bir seyis... Üç kent...

Viyana, Buda, İstanbul...

1683'te Osmanlı'nın Viyana'yı kuşatmasıyla başlayan bir tarih sahnesi.

Sahnenin önünde varlığını atıyla bütünleştirmiş 'Gazi' yemini eden evlad-ı fâtihan bir Seyis ve kökleri Orta Asya'ya Atilla'ya ve Cengiz Han'a uzanan Türkmen soyundan bir Karaman atı Azaraks (Ateşin Oğlu).

Kökleri gibi yaşamları da aynı olan bu iki varlığın yazgıları da bir.

Osmanlı'nın İkinci Viyana Kuşatması'nda oradalar. Bozgunu yaşıyorlar. Ardından Hıristiyan orduları Buda Kalesi'ni kuşattığında (1686) ise yine birlikteler. "Buda düşerse İstanbul da düşer" diyorlar ve diğer Gazi'lerle birlikte kaleyi kahramanca savunuyorlar.

Ancak tarihin kırılma noktasında Osmanlı'nın yazgısını değiştiremiyor ve Buda Kalesi'yle birlikte onlar da bir İngiliz birliğine esir düşüyorlar.

İstanbul, Viyana, Buda derken kader onları bu sefer Londra'ya sürüklüyor.

Aristokrat Albay Robert Byerley hem Azaraks'ı hem de Seyis'i satın alıyor ve sahipleniyor.

Bundan böyle Azaraks'ın adı İngiltere'de Byerley Turk olarak anılacaktır.

Atın şöhreti bütün İngiltere'ye yayılmıştır. Hem aygır hem yarış atı olarak fırtınalar estiren kahramanımızın şeceresi bugün günümüze kadar hâlâ devam ediyor.

Tarihsel gerçekliğin içine oturtulmuş nefes kesen, sürükleyici bir kurgu. Bilinmeyen şaşırtıcı bir gerçek. Ayrıntılarda saklı kalmış tarihsel bir roman.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 3/12/2007 - ‘BEYNİN BİR KEZ HAVA ALMAYA GÖRSÜN” TÜBİTAK YAYINLAR

Kategori: Kitap

Bir beyin ve sinir cerrahının okul yıllarından uzmanlığına kadar geçen süredeki hastane maceralarını içeren akıcı bir kitabın ismi. Kitap ülkemizde TÜBİTAK tarafından basılmış. Yazar Dr. Frank Vertosick Jr’nin akıcı bir dille aktardığı bu kitabı okumanızı ısrarla öneririm. Bu akıcı kitabı okurken aynı zamanda insan beyni ve biyolojisi, fizyolojisi hatta psikolojisi hakkında oldukça bilgileneceksiniz.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 30/9/2007 - Akdoğan Özkan’ın, “Türkiye’de Ölmeden Önce Yap

Kategori: Kitap

Kitapta, sevgililer için romantik etkinliklerden adrenalinli maceralara, aile boyu etkinliklerden kültürel aktivitelere, yerel eğlence ve şenliklerden yemek tariflerine, trekkingden kuş gözlemine, doğal olaylardan ekolojiye kadar toplam 101 maddelik aksiyon listesi yer alıyor.

Bu maddelerin nerede, nasıl, kimlerle, ne şekilde yapılabileceğine dair bilgilendirici ayrıntıların Küresel Yer Belirleme Sistemi (GPS) koordinatlarıyla birlikte verildiği kitapta, kolay okunması için grafik ögeler ve simgeler de bulunuyor.

Kitaptaki “Gizem” başlığı altında okuyuculara uzun yıllardır esrar perdesi tam olarak aydınlanmamış bazı olayların peşinden gidebileceği tavsiye ediliyor. Özkan, Nuh Tufanı, Priamos Hazineleri, İstanbul’un yer altı dehlizleri, Anadolu’da ilk insanın izleri gibi gizemlerin nasıl aydınlatılabileceğine ilişkin ip uçlarını kitabında anlatıyor.

“Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey”de “Romantik koordinatlar”, “Kültürel rotalar”, “Kişisel eylemler”, “Gizemli duraklar”, “Doğa aktiviteleri”, “Yerel lezzetler”, “Aile etkinlikleri”... gibi 101 maddelik aksiyon listesi yer alıyor.

Kitapta, “Sandalla Balığa Çık” başlıklı bölümde, “Nerede tuttuğunuz fark etmez. Yeter ki, denizlerimizde binlerce yıldır var olan balığa çıkma kültürünü bir seferliğine de olsa kendinizde yaşatın. Ayrıca unutmayın ki, amatör balıkçılığı sevmek, ‘bir uygarlığın denizlerden çekilmemesi için’ vazgeçilmez bir önem taşır” ifadelerine yer veriliyor.

Kitapta, “Gökkuşağını Tortum’da izle”, “Dut silkele”, “Açıkhava’da Sezen’i dinle”, “Bölge milletvekillerine mektup yaz”, “Bağbozumunda Bozcaada’ya git”, “2 bin metreden kumsala atla”, “Şeb-i Arus törenlerine katıl”, “Yetmişinde bir zeytin ağacı dik” gibi tavsiyeler veriliyor.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 30/8/2007 - Kitap

Kategori: Kitap

Düzenbazlar
> Santiago Gamboa
Kaybetmeye mahkum, istediği hayata "tutunamamış" Parisli bir gazeteci, Teksas Austin'den bir Çin dili profesörü ve bir Alman Sinolog... Bu garip üçlü, gizli bir örgüte ait kayıp elyazmasının peşinden Pekin'e gelir ve yazgıları şaşırtıcı biçimde kesişir. Latin Amerika'nın genç kuşak kalemlerinden Santiago Gamboa'dan, erotizm ve heyecan yüklü, polisiye roman tadında bir macera. Dünya edebiyatının ünlü isimlerine yapılan hoş atıf ve değiniler, bu tempolu romanı aynı zamanda entelektüel bir serüvene dönüştürüyor.
  ............................................................................................................
Kiraz Çicekleri
> Yasunari Kavabata
Nobel Ödüllü yazar Kavabata Yasunari'den yüreklere dokunan bir roman. Sanki bu dünyaya ait olmayan, masalsı ve estetik bir dille yazılmış bir başyapıt. Kyoto'da kimono tasarımcılığı yapan Takiçiro, karısı Şige ve evlatlık kızları Şieko'nun sevgi ve hüzünle örülü yaşamları. Kyoto'nun geleneksel dekorunda, geçmişindeki gerçeklerle yüzleşen ve aslında kim olduğunu keşfetmeye çalışan Şieko'nun şiirsel öyküsü. - "Kavabata'nın cümleleri, okurun ta içine işleyen nahif yağmur damlaları gibi..." New York Post
  ............................................................................................................
Türkiye'de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey
> Akdoğan Özkan
Bu kitap bir kılavuz niteliğindedir. Yani sadece okunmak üzere değil, kullanılmak üzere de yazılmıştır. Bunun için kitapta, bir takım grafik öğeler ve simgelerden yararlanılmıştır. Zaman zaman hayata dair önceliklerin gözden geçirilmesi gerektiğini vurgulayan "101 Şey" aynı zamanda hayata daha serinkanlı bakmamıza olanak tanıyacak mizahi unsurlar barındırmakta. Yer yer de "hayatı o kadar da ciddiye almamayı" öneriyor. Yazarın söylemiyle bu kitap, Türkiye'de "bütün işi gücü yaşamak" olsun isteyenler için kaleme alındı. Hem de büyük bir ciddiyetle! 101 Şey'le aklınıza gelmeyen yerlere gidebilir, hep ertelediğiniz isteklerinizi gerçekleştirebilirsiniz.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 12/7/2007 - Yaz Kitapları

Kategori: Kitap

Kardeş Evi
> Fahri Erdinç
Kardeş Evi romanı da, Fahri Erdinç'in yazgı adamlığı kimliğine giden yolda, önemli bir başka kesit. Daha önce Acı Lokma romanıyla sunduğu 30 yıllık yaşam dilimine, Kardeş Evi romanında, yurt dışına çıktıktan sonraki 20 yıllık bir yaşam dilimini daha eklemiş oluyor. Kaldığı yerden gelişimini sürdüren sanatsal ve siyasal bir kimlik onun yalnız kendi yaşamına özgü ayrıntılarla sergilenmiş olmuyor, kişisel oluşumunun yanı sıra, bir yandan da Soğuk Savaş koşulları içindeki bir dünyanın yansımalarına, bu koşullarla birlikte yeni kurulmakta olan sosyalist bir toplumun sorunlarına tanıklık etmemizi sağlıyor.
  ............................................................................................................
Sonsuza Kadar
> Judith McNaught
Anne babasını kaybeden Victoria, uzak bir akrabasının yanına sığınmak üzere, uzun bir okyanus yolculuğu yaparak İngiltere'ye gelir ve kötü şöhretli Lord Jason Fielding ile tanışır. Lordun küstahlığı karşısında şaşkına dönse de, bir panterin acımasızlığına ve zarafetine sahip olan genç adam ona çok çekici gelir. Karşı koyamadığı bu çekim sonucunda, kendini Jason ile evli bulduğunda, Victoria için mücadele ve üzüntü dolu günler başlamıştır.
  ............................................................................................................
Aklını Kullan Aksini Düşün
> Paul Arden
İşinize, hayatınıza ve dünyaya bakışınızı değiştirme iddiasıyla yazılmış bir kitap. Kitapta yazar Paul Arden, alışılagelen sıkıcı tavsiyeler yerine kullandığı esprili sözler ve cüretkar ifadelerle mantığa dayalı davranışlarınıza hiç aklınıza gelmeyen aksi açılardan da bakmanızı sağlıyor. Aklını Kullan Aksini Düşün, size gerçekte kim olmak istediğinizi ve hedeflerinizi hatırlatarak cesaret aşılayacak; yapacağınız işlerden daha önce hayal edemediğiniz kadar keyif almanızı sağlayacak. Kim Olursanız Olun, Bu Kitabı Okuyun. Ve Ne İstiyorsanız Olun.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 13/5/2007 - Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet

Kategori: Kitap

Secret
> Rhonda Byrne
"Bu sırrın ne olduğunu söyleyemem. Tek söyleyebildiğim var olduğu." (Alexander Graham Bell-Telefonun Mucidi) Çağlar boyu nesilden nesile geçerken, birçok insan ona göz dikti, onu gizledi, kaybetti, çaldı, büyük paralar karşılığı satın alanlar oldu. Tarihteki en önemli insanların bazıları yüzyıllar kadar eski olan 'Sır'ra vakıf olmuşlardı. Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Carnegie, Einstein ve diğer mucitler, bilim adamları ile büyük düşünürler 'Sır'rı biliyorlardı ve şimdi 'Sır' dünyaya açıklanıyor.
  ............................................................................................................
Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet
> Thomas de Quincey
Thomas De Quincey'nin üç metninin bir araya getirildiği Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet, 1811 yılında on iki gün arayla Londra'da işlenen ve toplam yedi kişinin katledildiği iki cinayet ile bu cinayetlerin faili John Williams'a odaklanıyor. De Quincey, bu cinayetleri yermek şöyle dursun, tüm ahlaksal değerleri yerle bir ederek katliamları övüyor, cinayetlerin kusursuzluğunu ve sanata yakınlığını vurguluyor. Mükemmel cinayetin kurallarını belirleyip cinayetleri yetkinliklerine göre sınıflandırıyor. De Quincey'nin benzersiz ironisiyle bezeli olan Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet, önemini asla yitirmeyen, polisiye ile gerçek suç edebiyatını derinden etkilemiş bir klasik.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 11/5/2007 - Allah Allah Bizim Kontes'i Kim Sevdi? Mine G. Kırıkkanat

Kategori: Kitap

"Kitabı baskıya hazırlarken, gerek benim öngörülerimin zaman içinde haklı çıkıp çıkmadığını, gerekse olaylara bakışımdaki değişikliği izleyebilmeniz için yazılarda konu edilen olayların tarihlerini olduğu gibi bıraktım. Ve bir de baktım ki, Türkiye'de olanları özellikle 2003 yılından beri yan yana koyunca, gerçek apaçık : Ben aslında 5 yıldır, sol elimde büyüteç, sağ elimde cımbız/kalem;
'Allah Allah, Kontesi Kim S... ?' vakasına kanıt toplamışım! Topladığım kanıtlar, size de ipuçları verir ve bu ülkeyi bu hale getiren sorumlu suçsuz ya da suçlu sorumsuzlara dair sizi de aydınlatırsa... Kontesi kurtaramadık ama failleri hâlâ kovalayabilir, hatta yakalayabiliriz, diye düşünüyorum." - Mine G.Kırıkkanat

"Şunu bütün içtenliğimle söylüyorum. Bir gün gerçek Türk entelektüelleri ansiklopedisi yazılırsa, burada Mine G. Kırıkkanat'a mutlaka bir madde açmak gerekecektir. Çünkü Mine bu davada, Türkiye'nin aydın geçinen bir sürü madrabazına, gerçek anlamda bir 'entelektüellik dersi' vermektedir. Üstelik bu ders, gerçekten cesur bir çıkışa dayanmaktadır. Kendisi Paris'te, hem de Paris'in burnundan kıl aldırmayan aydın kesiminde yaşayan Mine'nin yaptığını yapmak yürek ister." - Ertuğrul Özkök

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 10/5/2007 - OĞUZ ATAY'IN TUTUNAMAYANLAR'INDA POSTMODERN İZDÜŞÜMLER

Kategori: Kitap

Özet

Kesin olarak sınırları çizilmese de postmodernizm gerçeği genel olarak edebiyat ve sanat çevrelerince kabul görmüştür. Türk romanında bilinçli olarak ilk postmodernist roman denemesini Oğuz Atay, Tutunamayanlar adlı romanıyla yapmıştır. Yazar, postmodernist yapının kendisine verdiği özgürlükle roman anlayışında sıkça kullanılan metafiction ve metinlerarasılık gibi teknikleri farklı şekillerde ve roman estetiğini bozmadan kullanır. Bu yazıda Tutunamayanlar adlı romanı postmodern kılan kimi özellik ve tekniklerin izleri sürülmeye çalışıldı.

Anahtar Sözcükler: Oğuz Atay, Tutunamayanlar, roman, anlatı, üstkurmaca, postmodernizm.

 

Giriş

Rosenao, “Toplum bilimin başında postmodernizm hayaleti var bugün” (Rosenao, 2004, 19) diyor. Bu cümle esasen sadece toplum bilim için değil hemen hemen her alan için geçerlidir. Cümlede geçen toplum bilim yerine bugün, her şey konulabilir. Çünkü postmodernizm o kadar çok kafa karıştırıcı ve karmaşık bir kavramdır ki hakkında tartışmalar hâlâ tamamlanamamış, hâlâ üzerinde herkesin fikir birliğine vardığı bir tanımı yapılamamıştır. Bu yazıda, teorik tartışmalara girilmeden postmodernizm kavramı da genel hatlarıyla hatırlatılacak, kavramın bir edebiyat metnindeki belirgin görünüşlerinin izleri sürülecektir.

20. yüzyıl Avrupasında ekonomik, sosyal ve kültürel değişime koşut olarak, sanat ve edebiyat alanında da bir etkileşim ve değişim gözlemlenir. İlk olarak 1950’li yıllarda edebiyat eleştirilerinde kendisine yer bulan bu kavram, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan sanat ve edebiyat hareketlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Gerçekte postmodernizm, modernizme bağlanan fakat aynı zamanda ona karşıt olarak gelişen bir anlayıştır. I. Dünya Savaşı öncesinde materyalist ve pozitivist felsefenin görüşleriyle temellenen, bilimin açıkladığı verilere dayanan ve bu düzene oturtulan nesnel dünya ve bununla birlikte medeniyetin hayata kazandırdığı hızlılık ve kolaylık, 19. yüzyıl insanının gerçekliğe iyimser ve güvenle bakmasını sağlamıştır. Oluşan bu güven ve iyimserlik ortamı, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bozulmaya başlamıştır. II. Dünya Savaşı’yla ivme kazanan bu süreç, özellikle Nazi rejiminin kitlesel kıyımları, nükleer savunma endişeleri ve endüstriyel devrimle de hızlanmış; kuantum fiziğinin getirdiği belirsizlik, atomun parçalanması, Einstein’ın ortaya koyduğu “izâfiyet teorisi”, yani “doğru”nun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak “doğru” olduğu dolayısıyla kavramların gerçekliğinin de görece olduğu, herkesin “doğru”sunun kendi “doğru”su olduğu anlayışı, varolan medeniyete ve onun getirdiği tüm değerlere  endişeli ve şüpheci yaklaşımı beraberinde getirmiştir.

Bu değişimler, 19. yüzyılda materyalist ve pozitivist dünya görüşüne dayanan sanat ve edebiyat anlayışının da yıkımı olmuştur. Gerçekliğin tartışılır hâle geldiği bu dönemde M. Proust, H. James ve J. Conrad gibi yazarlar geleneksel roman yapısının yerine, adına “modernist roman” dedikleri anlayışı yerleştirmişlerdir. Geleneksel natüralist romanın üç öğesi olan; olay örgüsü, karakter, mekân modernist romanda önemini yitirmiş, o güne kadar roman sanatında öncelikli olmayan ve bilinçli olarak kullanılmayan simge, imge, ritm ve bakış açısı gibi ögeler roman sanatında öne çıkmaya başlamıştır.

Modernist sanatçı, sanatının gerçekle ilgisinin olmadığını savunur. Stendhal’in  inandığı gibi  “roman, yol boyunca gezdirilen bir ayna” değildir artık, gerçeklerle de birebir örtüşmek zorunda değildir. Çünkü insan, dış gerçeği olduğu gibi kavrayamaz. O halde sanatçı,  yaşadığı dünyayı ve dayatılan gerçekliği devamlı sorgulamak durumundadır. Modernizmle beraber sorgulanan en önemli şey ise, yazılı metnin “gerçek” değil, gerçekliğin bireyin zihninden süzülerek kağıdın üzerinde şekil alan bir yapı olduğu anlayışıdır. Yani yazılı metin, gerçeğin zihinde bıraktığı şekillerden ibarettir.

Zaman sonra modernist anlayışın yeterliliği ve doğruluğu tartışılır hâle gelmiş, bunun üzerine ilk örneğini 1930’lu yıllarda S. Becket’in verdiği, V. Nabokov, A. Robbe-Grillet, Kurt Vonnegut, John Fowles, J. Joyce, Soren Kierkegaard, Oswold Spengler, Franz Kafka, Friedrich Nietzsche vb. gibi yazarların eserleriyle de şekillenen postmodernizm anlayışı ortaya çıkmıştır.

Postmodernizm kelimesi “post” ön eki, “modern” kelimesi ve “-izm” son ekinden oluşur. Değişik makalelerde modern sonrası olarak tanımlanan bu kavram, terimsel anlamını ön ekindeki “post”dan almıştır. Yani, “post ‘-den sonra’ değil, ‘-den kaynaklanan’, ‘-den devam eden ama ondan ayrılan’ (Menteşe, 1995, 274) anlamındadır. O halde postmodernizm, modernizmden beslenmiş ama ondan ayrılmış bir anlayıştır diyebiliriz.

Kurmaca alanında postmodernizmin net bir tavrını yakalayabilmek zordur, ancak yine de “postmodernizm bize gerçeklerin kurmaca yapılarını anlatmaya çalışır...doğruların doğa’dan veya evren’den doğal olarak gelmediğini söyler.” (Menteşe, 1996, 33)

Sanatta, “mimari alanında kültürel biçemler (style) hakkında başlayan tartışmalar aracılığıyla” (Küçük, 2000, 55) adı anılmaya başlanan postmodernizm, hem görüşleriyle hem de sanatıyla hâkim kültürü sorgularken geleneksel roman tarzını yetersiz görüp yeni bir estetik anlayış oturtmaya çalışır.

“1930’larda hızı kesilen modernist romanın yanı sıra geleneksel diyebileceğimiz gerçekçi roman da yazılıyordu doğal olarak. Ne ki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1950’lerde Fransa, 1960’larda Amerika ve İngiltere ve daha sonra İtalya, Almanya, Latin Amerika yeni bir gelişmeye sahne oldular. Post-modern dediğimiz (Bazılarının metafiction, bazılarının surfiction adını verdiği) bu çağdaş roman akımı, 19. yüzyıl gerçekçi romanının da, modernist romanının da dayandığı estetiği yetersiz bulur. Post-modernistlere göre romanın işlevi 19. yüzyıl gerçekçilerinin sandığı gibi insan, dünya ve toplum hakkında göstergesel bir anlamı olan görüşler bildirmek, gerçekliği yansıtmak değildir. Ne de modernistlerin yaptığı gibi, örüntülerin kurgusuyla, simgelerin, motiflerin düzenlenmesiyle elde edilecek bir biçim estetiği sunmaktır.” (Moran, 1991b, 198)

İşte böyle bir değişime göre şekillenen ve felsefi yapıya oturtulan postmodernizm, modernistlerin “kurmaca” anlayışının da üzerine çıkarak, “kurmaca”yı daha geniş bir estetiğe oturtur.

“Bir olayın anlatılması için olaya bağlı olarak belli bir mekân, zaman, şahıs kadrosu çerçevesinde oluşturulan edebi metinler” (Aktaş, 1991, 1-12) olarak tarif edebileceğimiz kurmaca (itibârî alem, fiction) post-modern edebiyatta daha çok üst-kurmaca (metafiction) olarak karşımıza çıkar.      

Geleneksel romandaki kurmacanın üç temel unsuru (olay, zaman, karakter), imge, simge, ritm, bakış açısı (modernistlerce) kurmacanın gerçeğe yakınlığı vs. gibi özellikler 20. yüzyıl sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak, yerini bu özelliklerin de içinde farklı şekilde yer aldığı; karmaşık, romanı gerçekle bağlantılı kılmayıp onun bir “oyun” olduğunu kabul eden, çeşitli anlatı türlerini içinde barındıran, “kurmaca”nın hikâyeleştirildiği farklı bir “kurmaca”ya bırakmıştır.

Postmodernist yapının  izlerini sürmek

Gerçekte ilk olarak “18. yüzyılda Lawrence Sterne’in Tristram Shandy”, André Gide’in “Kalpazanlar” (Moran, 1991a, 55-56) isimli eserlerinde kullandığı bu teknik (metafiction) kısaca “kurmaca hakkında kurmaca” (Hawtorn, 1986, 21) anlamına gelmektedir. Türk edebiyatında metafiction (üstkurmaca) çok ilginç bir örnekle karşımıza çıkar: Müşâhedât ile “natüralist bir örnek vermeye çalışan Ahmed Midhat, ‘üstkurmaca’ bir romanla karşı karşıya bırakır bizi” (Demir, 2002, 5). Tutunamayanlar’da da çok sık rastlanan kurmacayı bir oyun gibi görmek bu tarz romanların belirgin özelliği olup “anlatıyı anlatır” (Yavuz, 1995, 123) bir teknik olarak karşımıza çıkar.

Tutunamayanlar’ı  geleneksel roman tarzından ayıran üst-kurmaca yapı; “Yazarın ‘yazma edinimini’ kurmaca metnin bir parçası durumuna getirmesi, nasıl yazdığını anlatması ve romanın içinde yazma edimi ile ilgili sorunlar konusunda düşünce üretmesi edebiyat bilminde üst-kurmaca (metafiction) diye tanımlanır. Yazma ediminin öykülenmesi demektir. ‘Üst-kurmaca’; kurmacanın kurmacasıdır.” (Ecevit, 1996, 27)

Çerçeve anlatı içinde iç içe geçmiş alt anlatılar postmodern romanı diğer romanlardan ayıran bir özelliktir. Tutunamayanlar’da üst-kurmaca “Sonun Başlangıcı” bölümünde Gazeteci’ye gelen mektupla başlar (Atay, 1996, 17).  Bu bölümle birlikte romanın yazılış serüveni hikaye edilmeye başlanır. Romanın üst-anlatısını da bu bölüm oluşturur. Bu bölümde Gazeteci, masasının çekmecesinde “büyük bir zarf” bulur. Bu zarf daha önce tanıştığı Turgut isimli kişiden gelmektedir. Zarfın içindeki mektupta Turgut, yazdığı kitabı yayımlatmasını ve ardından şart koştuğu isteklerini yerine getirmesini Gazeteci’den ister. Gazeteci sonunda bu kitabı yayımlatır. Bu kısımda gerçeğe yakınlık göze çarparken, ardından gelen ‘Yayımlayıcının Açıklaması’ bölümünde “romandaki kişilerin ülkemiz insanlarıyla bir benzerliği olmadığını düşündüğümüzün de bilinmesini isteriz. Belki masal havası içinde kişiliklerini daha iyi bulmuş olacak bu kahramanların toplumsal yapımıza uymadığı bir gerçektir” (Atay, 1996, 22) ifadeleri ile kitabın kurmaca olduğu özellikle vurgulanır. Yazar bu yolla sanki “bunun bir kurmaca olduğunu unutma” der. Daha da ileri giderek “kitaptaki olayların bütünüyle hayal ürünü olduğunun ve kişilerin gerçekten yaşamadığının okuyucular tarafından kabulünü özellikle rica ederiz” (Atay, 1996, 21)  şeklinde bir uyarı cümlesine ihtiyaç duyar.

Romanın üst anlatısını oluşturan ‘Sonun Başlangıcı’ndan sonra, Turgut Özben’in hikâyesinin anlatıldığı I. alt anlatı başlar. Bu anlatı devam ederken geriye dönüşlerle, II. alt anlatı olarak kurgulanan Selim Işık’ın hikâyesi başlar. Bu iki alt anlatı düzeyi romanda iç içe devam eder ve sırasıyla Selim Işık’ın sonra da Turgut Özben’in hikâyesi biter. Sözü edilen bu tekniği şöyle şemalaştırmak mümkündür:

Romandaki bakış açısı post-modern yapıya uygun farklılıklar arz eder. Geleneksel bakış açısının dışında bir üst anlatıcı ve bunu takip eden alt anlatıcılar yer alır. Tutunamayanlar’da görülen çoğul bakış açısı denilen (Duppoult Optic) bu bakış açısı “Bir romanın, bir kişinin bakış açısından değil de birden fazla kişinin bakış açısından sunulması” dır. (Ecevit, 1996, 24)

Tutunamayanlar’ın birinci bölümünde üst anlatıcının “olay XX. yüzyılın ikinci yarısında, bir gece, Turgut’un evinde başlamıştı” (Atay, 1996, 25) ifadesiyle Turgut’un hikâyesi başlar.  Romanın  değişik  kısımlarında  anlatıcı el  değiştirir. Kimi Turgut, kimi Günseli, kimi Esat, kimi Metin, kimi Süleyman Kargı tarafından anlatılır. Birinci alt anlatıda, anlatıcı Turgut Özben’in iç diyalog ve iç monologlarıyla karışmış şekildedir. Bu durum, roman boyunca devam edip gider. Hatta ileriki sayfalarda bazı iç diyaloglara hayali bir şahıs olan Olric ismi ile verilerek anlatıcı farklı bir boyut daha kazanır.

Anlatıcı değişimi, Turgut’un Burhan’la yaptığı şu konuşmada belirgin şekilde görülür.

“Bu Selim de insanlardan hiç anlamazdı. ‘Sigara kullanıyor musunuz Burhan Bey?’ İntikamımı aldım işte : hem ‘kullanmak’ hem de ‘Bey’ dedim” (Atay, 1996, 90).

Yazar aslında Derrida’nın “yapıbozumculuk” (Derrida, 1994) dediği şeyi yani  çoklu bakış açısını kullanmaktadır. Bu karmaşık bakış açısı içerisinde, kendisine ait bir düzen tasarlamaktadır. Anlatıcıların farklılık göstermesi bir bakıma roman tekniği açısından başlangıçta bir zafiyet gibi görünse de yazar bu durumu lehine çevirerek okuru daha uyanık kılmış ve onu romanın içine katmayı  başarmıştır.

Konuşmadaki anlatı seviyesini şöyle şematize edebiliriz :

Romantik ironiyi Post-modernistler sıkça eserlerinde kullanırlar. Böylelikle anlatıcı metnin dışına taşarak okurun birikimini ve zekâsını yoklar. Bu teknikle gerçek ile “kurmaca düzlemi”ndeki sınır kalkar. Okur “kurmaca düzlemi”nin içine girer. Ancak romantikler bunun, gerçekliğin sınırsızlığını / sonsuzluğunu / bütünlüğünü vurgulamak için yaparken çağdaş edebiyatta bu teknik, metni ‘yabancılaştırmak’ ya da onun ‘kurmaca’ bir ‘oyun’ olduğunu göstermek için kullanırlar.” (Ecevit, 1996, 17)

Romanın kurgusu “oyun” kavramı üzerinde şekillendirilir. Kahramanlar hayatı bir oyun olarak algılarlar. Tüm hareketlerinin nedeni oyundur ve verilen tablolar genel olarak oyun vurgusuyla bitirilir. Kahramanlar oyun oynarlarken tanışırlar. Turgut’un Selimle arkadaşlıkları da Selim’in  oynadığı “Vakit geçirme Oyunu”yla olmuştur. İfadelerde bile hayatı oyun olarak algılayan, alaycı bir ton vardır.

“Vakit geçirme oyunu oynuyoruz,’ dedi uzun boylusu. ‘Ve başarıyoruz da. İyi bir şekilde olmasa da geçiriyoruz vakti. Kenan saat tutuyor, ben de yazma işlerini yürütüyorum.’ Turgut tekrar sayılara baktı: otuz dörtten başlayıp aşağıya doru birer birer azalarak sıfır oluyorlardı sonunda. Sıfırın altına da ‘zırrr’ diye yazmıştı. Kenan: ‘otuz üç.’ Dedi başını kaldırmadan... ‘Denemeyle sabittir ki bu metotla bütün sıkıcı derslerden garanti bir şekilde geçirilir. fiubemiz yoktur. İlk deneme parasızdır. Bakkallarda ısrarla arayınız.’ ‘Sevdim sizleri dedi Turgut.” (Atay, 1996, 40-41)

Selim, Turgut’un  aksine oyunu çok sever ve hayatının her anını bir oyun gibi yaşar. Bunu “ Benim bütün işim oyundu bunu biliyorsun Turgut. Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu. Sen evlendin bu oyunu bozdun” sözleriyle ifade eder. Turgut, hayatı oyun olarak düşünmez “Ben oyun istemiyorum artık; ne oyun ne gerçek senin ölmen gibi bir gerçek, beni sarsmasın istiyorum” diyerek Selim’i eleştirir. (Atay, 1996, 31)

Oyunlaştırma artık öyle bir aşamaya gelir ki Yazar Selim ve Turgut’un birlikte yazdığı “Turgut’un biyografisi” bölümünde, aralarında geçen istihza dolu tartışmaları bile vermekten kaçınmaz.;

“Hayatımdır bahis konusu olan. İncil’i bu işe karıştırma ulan,’ diye Selim’in sözünü kesti Turgut.

‘Uygun bir kafiye bulamadığım için bu müdahaleni karşılıksız bırakmak zorundayım.’

Turgut: ‘Her zamanki gibi işin sonunu kendine bağlamak gibi kaçınılmaz bir eğilim görüyorum sende,’ dedi” (Atay, 1996, 62)

“Yeter artık sapıttın,’ dedi Turgut. ‘Kendi elimle kendime hakaret edemem.Müsaade edersen yazıyı otobiyografiye çevireceğim.’ ‘müsaade etmem,’ dedi Selim soğukkanlılıkla.” (Atay, 1996, 64)

“Her şey sanatsal düzlemde oynanan bir oyundur.” (Ecevit, 2002, 72) Oyun kuralına göre oynanır anlatıda. Kimse kimsenin oyununu bozmaz, aksine herkes bu oyunda üzerine düşen görevi yerine getirir. Turgut’un eşi Nermin onun hayatında kendi oyun dünyasından bir an için sıyrılmasını sağlayan –bu belki de okuru daha çok metnin dünyasına girmeye zorlamak için olabilir–  bir figürdür sadece. Kendi dünyasındayken aniden eşinin bir sözüyle mevcut kurmaca zaman dönüverir.

“Turgut rahat koltuğunda oturuyordu. Gözünü duvardaki rutubete dikmiş, bu koyu lekenin içinde yer almaya başlayan beyazlıkların, bahara doğru gidişi gösterdiğini düşünüyordu. Üniversitedeki bir hocasının sözleri aklına geldi: her yapıda alttaki bir tabakada yapılan küçük bir hatayı bile, onun üstüne koyacağınız daha iyi tabakalarla öretmezsiniz. Duvarda rutubet var, o halde, tecritte bir hata, sıvada bir kalınlık farkı... bana ne bütün bunlardan? Karısına baktı: Nermin, perdeleri kapıyordu. Dış dünya ile ilişkileri kesme vakti gelmiş: ‘Bugün ne yaptın canım?’ zamanı yaklaşmıştı demek.” (Atay, 1996, 45).

Atay, romanın heterojen yapısı içinde sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlara, devlet kurumlarına, aydınlara, burjuvaziye vs. yönelik ironik bir anlatımla eleştirilerde bulunur.

Romanda İlmihal başlığı altında söylenenlerle de dilde sadeleşme ve öztürkçeleşme hareketine de gönderme yapılır.

“Öztürkçenin zorlukları yenildikten sonra -yani bu dil bir yana bırakıldıktan sonra- yeni ve zengin bir dille halkı doğru yola getiren büyük bir eser hazırlanmıştı. Kısaca ‘İlmihal’ adını alan bu muazzam eser yetmiş yedi bölümden ibarettir.” (Atay, 1996, 207)

Selim Turgut’un biyografisinin sonuna alaycı bir şekilde tarih düşürür;

“Yıl bin dokuz yüz elli üç, baktı Turgut vaziyet güç; mantık yetmedi yardım hiç. Oldu tam bir eyyamgüder. Bana göre oldu heder.” (Atay, 1996, 64)

Yine Dil Devrimi’nde aşırılığa gidilmesini şöyle eleştirir: “(Anlamını anlamak da Ziya Tahiri’nin dil devrimi sırasında güzel Türkçemize kazandırdığı deyimlerden biriydi. Dil devrimine öyle candan bağlanmıştı ki adını değiştirerek Işık yapmak istemiş fakat günün Sağlık Bakanı Kâmil Bey’in : ‘Ziya, böyle her adı değiştirmeye kalkarsak işin içinden çıkamayız’...)”

Dil devrimiyle birlikte değişen dili ve anlamsız kelimeleri eleştirirken Süleyman Kargı’nın ağzından kişi adlarını sayar ve karakterlerini ve yapısını anlatır. İsimlerden bazıları şunlardır. ORHAN TALMUK, DÜZGEN SİLİK, KUTBAY ÇALIK, GÖKÇİN KARMA, SALGAN SAÇAK, DURMAN ELGER, YILGIN METE vs. Tabii bu isimlerin sözlük anlamlarıyla kişileri özdeşleştirir ve böylelikle onları ironikleştirmiş olur.

Kültürel değişimi ; “Gökçin köpürdü : ‘Peki ne olacak Bilig-Tenüz ilkeleri? Oldu olacak, tenimizi sarıya boyayalım bir de saçımızı örgü yapalım da Çinlilere benzemeyen yanımız kalmasın.,” (Atay, 1996, 196) cümleleriyle verir.

Atay, kurduğu kurmaca dünyanın “tutunamayanlar”ını bir sözlük maddesi biçiminde yine alaycı  bir üslupla açıklar: “... içgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat gene taklitçilikleri nedeniyle başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya giriştikleri olur...” (Atay, 1996, 153)

Yazar, ifadesinden tarzını beğenmediği  anlaşılan Ahmet Mithat Efendi’ye de gönderme yapar.

“Ahmet Mithat Efendi gibi kısa bir süre için de olsa okuyucularımızdan izin alarak mevzuumuzu bir yana bırakmamıza rağmen, bize bu fırsatı verenlere, bu arada bu satırların yazarına, ayrıca bizzat gelmeyerek yarı yolda kalanlara teşekkür ederiz.” (Atay, 1996, 62)

Bütün bu eleştiriler, Oğuz Atay’ın ironik tutumunun bir sonucudur. Berna Moran da bu noktaya dikkat  çekerek Tutunamayanlar’in yapısındaki “egemen olan ton, iğneleyici bir zekânın alaycı tonudur.” der. (Moran, 1991b, 208)

Tutunamayanlar’da görülen atektonik tarz yani; farklı anlatı türlerinin kullanılması, daha önce kullanılmış anlatı biçimlerinin kullanılması, başkalarının ses ve maskeleriyle konuşulması postmodern roman anlayışının ürünüdür. Romanın karmaşık yapısı içindeki bu bağımsız konu birimleri, “her ayrıntının titiz bir kurgu çalışması içinde kontrapuntik* ilkeye göre, bütüne hizmet etmek için” yerleştirilir. (Ecevit, 1989, 6) Romanda Atay çok sayıda biçim ve üslup denemesine girer bu anlatı biçimleri şunlardır:

Selim’in günlükleri (Atay, 1996, 196, 602-710); Kutsal Kitab’ın (İncil) hikemî ve dînî tarzı (Atay, 1996, 208-218); Tiyatro tarzı (Atay, 1996, 58-74, s.235-243); Turgut’un ortaya çıkardığı, Selim’in “Ne Yapmalı?” başlığını taşıyan denemesi (Atay, 1996, 95-100) Tutunamayanlar kelimesinin bir sözlük maddesi şeklinde açıklanması (Atay, 1996, 153-154); Turgut’un mektubu (Atay, 1996, 729-736); Batı ve Türk Müziğini anlatan makale tarzı (Atay, 1996, 160-162); Metin’in Selim hakkında yazdığı mektuba karşı yazılmış mahkeme tutanağı üslûbu (Atay, 1996, 435-445).

James Joyce ve Marcel Proust’ta görülen atektonik yapı, 20. yüzyıl aydınının çok katmanlı ve karmaşık iç dünyasının romana yansıtılması bakımından önemli ve geleneksel tarzı aşan bir anlatı yapısıdır. Yazar bu yapı sayesinde, olay örgüsünün dışında kalan birbirinden  bağımsız konu ve üslup birimleriyle metnini tamamlar. Ancak bu anlatı birimleri birbirinden kopuk görünse de aslında romanın anlam evreninin oluşturan vazgeçilmez fonkiyonel parçalardır.

Tutunamayanlar’ın bütünsel anlamda Türk aydınının “kültür karmaşası”nı anlatan, toplumsal değerlere karşı olan, iç çatışmayı veren yapısı, “Alman edebiyatındaki ‘Erken romantiklerin’ ve özellikle Scheepel’in roman teorisinin devamı sayılan ‘polihistorik roman’ geleneğiyle de paralellik gösterir.” (Ecevit, 1989, 5)

Post-modern roman anlayışında karşılaşılan bir unsur da “metinlerarasılık”tır (intertextuality). Metnin kurmaca dokusu içerisinde, bir başka anlatı, metnin herhangi bir yerine yerleştirilebilir. “Anlam olarak metinlerarası, kabaca iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir konuşma biçimi demektir.” (Aktulum, 1994, 322)

Metinlerarasılık çeşitli şekillerde kullanılabilir: Alıntı (citation), anıştırma (allusion), öykünme (pastiche), yansılama(parodie) vs.

Post-modern sanatçı artık biçimsel üretimin tüketildiği ortamda eski biçimleri kullanma yoluna gider. Yazar romanda çok boyutluluğu yansıtmak için bilinen ifade kalıplarını kullanır ve başka metinlerden alıntılar yapar. Tutunamayanlar’da karşımıza sıkça çıkan bu tekniğe “kolaj” tekniği denmektedir. Kolaj tekniği, “İlk bakışta roman dokusuna aykırı gibi gelen ama ana tematiğin bir parçası olan bir metnin dokuya katılması” (Ecevit, 1989, 88) dır.

“İçinde yaşadığı gerçekliğe yabancılaşan çağdaş yazarın, bütünleşmekte zorlandığı bu gerçekliği yansıtmaktan vazgeçip, daha önce başka yazarlar tarafından yazılmış metinlerin dünyasına ‘sığınması’ onlardan yola çıkarak ‘ikinci elden’ yeni bir kurmaca gerçeklik yaratması demektir. Eskilerin ‘taklitçilik’ diye adlandırıp aşağıladıkları bu eğilimi; çağ edebiyatında ‘alıntı’ tekniğiyle bir biçim ögesi durumuna düşürmüş, giderek eski metinlerin farklı tekniklerle kurgulamaya gelinmiştir.” (Ecevit, 1996, 31) Asıl olarak yapılmak istenen, sadece anlatıyı başka bir anlatıya yapıştırmak değil bu yolla yeni bir anlam ortaya koymaktır. Bununla da hâkim sanat anlayışı kırılarak yerine çoklu bir estetik anlayış ortaya konulmuş olur.

Romanda Hegel’e yazılan mektubun sonunu İncil’den birkaç cümleyle bağlar yazar: “Bundan dolayı eğer et yediğim için kardeşim inciniyorsa, dünya durdukça bir daha et yemem. Yeter ki kardeşim incinmesin” (Atay, 1996, 182).

Atay, Selim ve Turgut’un tartışmalarından oluşan ve mahkeme tutanağı üslubu içinde yazdığı metin aynen şu şekildedir: “Bin Dokuz Yüz Elli Üç Yılının Tarih için önemli bir dönem yapan işbu tartışma zabıtları, iki nüsha olarak tanzim ve taraflar arasında imza edilmiştir. (Buraya bir de ‘teati’ kelimesini ekleyebilseydik ne iyi olacaktı. Olmadı.)

 

     Başkan                                                                      Üye

Turgut Özben                                                          Selim Işık

     ( imza )                                                                ( imza )

 

Eki: Selim Işık’ın hatır için kabul edilen tamamlayıcı mahiyetteki makalesi.” (Atay, 1996, 83)

Birikimini metinlerarasılık yoluyla eser adlarına, yazarlara, düşünürlere, bilim adamlarına bilimsel terimlere, tarihi olaylara göndermelerde bulunur. Selim ile Turgut, Turgut’un hikâyesini yazarlarken çeşitli yazarların sözlerini aynen veya biraz değiştirme yoluyla alıntılarlar.

“Turgut, yukarıda zikredildiği gibi kısa pantolonlu yaşantısının bu erken başarısına kapıldı; ondan sonra her davranışında Borjiya gibi ‘Zafer veya hiç’ düsturuna bağlı kaldı.” (Atay, 1996, 62)

Selim konuşma içerisinde Dostoyevski’ye göndermede bulunur: “Peki Selim, ayı-dayı Makyevel oyunlarının zavallılığını nasıl olur da göremezsin? Selim : ‘Rezilliğimden’ dedi. ‘Biliyorsun, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski...’ ” (Atay, 1996, 61)

Romanda geçen bazı isimler, olaylar, ve terimler,eserler:

Ziya Paşa (Atay, 1996, 74), Namık Kemal (Atay, 1996, 74), Jean François (Atay, 1996, 75),Descartes (Atay, 1996, 99), Friedrich Nietszhe (Atay, 1996, 102), Edward Spiral (Atay, 1996, 142), Tolstoy (Atay, 1996, 581), Leonardo Da Vinci (Atay, 1996, 79), Makyavel (Atay, 1996, 60), Yer Altından Notlar (Atay, 1996, 61),  Muallim Naci (Atay, 1996, 60), Sense of Humour (Atay, 1996, 604), İbni Mahmut (Atay, 1996, 142). Adnan Menderes’in başına gelen olayı hatırlatarak şu ifadeleri kullanır; “Gülme Menderes gülme senden büyük Allah var” (Atay, 1996, 63)

Bilinç akımı “... ferdin, duygu ve düşüncelerinin seri fakat düzensiz bir şekilde cereyan eden bir iç konuşma halinde verilmesi” (Tekin, 1989, 96)dir. Tutunamayanlar’da somut bir şekilde göze çarpan bir unsur da toplum-birey çatışmasının bilinçakımı tekniğiyle verilmesidir. Turgut’un yaptığı iç monologlar, bunu gözler önüne serer.

Batıda “James Joyce’un öncülüğünü yaptığı bu teknik, Türk Edebiyatında ilk kez Oğuz Atay’da romanın en önemli ‘anlatım biçimi ögesi’ (Darbietungsweise) olarak kullanılmıştır.” (Ecevit, 1989, 87)

Yazar bu yolla aydın-cahil, tutunan-tutunamayan, geleneksel-çağdaş, kültürel olgunlaşma-kültürel yozlaşma vb. gibi karşıtlıkları aracısız olarak dolaysız bir anlatımla yansıtır.

Turgut,  roman boyunca kendi açmazlarını, çelişkilerini, beğenmediği huylarını iç konuşma yoluyla aktarır.

“Yataktan kalktı, temiz bir gömlek giydi. Gömleğin hafif serin ve ince teması hoşuna gitti. Küçük şeylerden memnun olmasını bilmelisin. Küçük sevinçler, büyük atılışlara yardım eder. Cenab fiehâbeddin olsaydı bu sözü kaçırmazdı. Bana yazık oluyor. Çorap da temiz olmalı; dünkü düğümün buruşturduğu kravat da değişmeli. Yamaniş kovalar Turgut Özben.” (Atay, 1996, 294)

“Yazıhanede, masanın başında kımıldamadan oturuyordu. Mektubu yazmalısın. Ya da telefon etmelisin.Durmadan sigara içiyordu. Boğazı yanıyordu.Bir çıkış yapmalısın. Mektubu yazmalısın.Kendini göstermelisin.”(Atay, 1996, 410)

“Bir proje dosyasının içinde, birkaç kağıt buldu sonunda. Bu kadar değildi; daha olmalı. Sonra tekrar ararım. Elleri titreyerek, sayfaları masanın üstüne koydu. Canım Selim; hep oynayabilseydik bu oyunları. Biraz olsun dinlenseydin arada. Durmak bilmeyen kafanı rahat bırakıp kuvvet toplasaydın biraz. Kim dayanabilmiş ki sürekli....Bu acıya dayanmak için bir yol göster bana. Parmaklarının bütün gücüyle bileğini sıktı.” (Atay, 1996, 53)

“Aman oğlum Turgut dikkat et. Mantıki neticeler oyununa kapılma sakın. ‘Ne yapıyorsun orada Turgut?’ ‘Düşünüyorum.’ Olmadı işte. Kendini ele verdin galiba.Yok canım insanlar kendi söyledikleriyle ilgilidir çoğu zaman.” (Atay, 1996, 65)

Tutunamayanlar’da rastlanan bir özellik de leitmotivlerdir. Leitmotiv, müzikten edebiyata geçen bir terimdir ve bir müzik parçasının tekrarlanan nakaratlarıdır. (Eşitgin, 1999, 123). “Edebiyatta özellikle roman türünde rağbet gören teknik olarak ‘leitmotiv’, türlü vesilelerle tekrarlanan ifâde kalıbıdır.” (Tekin, 1989, 92)

Tutunamayanlar’da sıkça kullanılan tekrarlar, Olric’in “efendim”leri, Turgut’un sıkça kullandığı “bat dünya bat” yine Turgut’un “o zamanlar henüz olric yoktu” (Atay, 1996, 25-26) leitmotivleridir.

Tutunamayanlar’da atektonik yapıdaki dil kullanımının dışında dil farklılıkları da dikkat çeker. Tutunamayanlar’da bir bölüm noktasız ve imlâsız yazılmıştır. Tabii bu kısım içerikle de bağlantılıdır. Mesela Selim ve Turgut konserde bulundukları sırada oradaki müziği, canlılığı, heyecanı yansıtmak için yazar nokta ve virgül kullanmaksızın hem de bir futbol maçı spikeri üslûbunda ortamı tasvir etmiştir:

“Başbakan bu gece smokin giymiş belinde hürriyetin ilânı sırasında kendisine hediye edilmiş olan kırmızı kuşak var salonun şu anda yavaş yavaş sönmekte olan Finlandiya elçisinin hediyesi maun ağacından muazzam bir avize bulunuyor demek Finlandiya’ da ağaç bol olduğu için avizeler tahtadan yapılıyor sahnedekiler gelince Selim Işık koyu mavi yazlık bir kumaştan döpiyes bir röpdoşambr giymiş belinde sarı taşlarla süslü bir kılıç var, işte gene konuşuyor alkışlıyorlar ve orkestra üyeleri yerlerini alıyorlar biraz sonra kısa bir inkita geçiren maç başlayacak bu arada sizlere bu konser için Turgut Özben’in hazırladığımız konuşmayı sunuyoruz spikeriniz Erdinç Erkaplan .... şimdi sıkıştırıyorlar topu uzaklaştırmaya çalışıyorlar deniz tarafındaki kaleye soldan akıyorlar taç babası Mal Müdürü Numan (...)” (Atay, 1996, 507)

Atay’ın imlâsındaki farklı kullanımlardan biri de anlam birlikteliği olan bazı kelimeleri bitişik yazılmasıdır:

“TÜRKMÜTEFEKKİRLERİCEMİYETİİDAREKURULUÜYELERİNDENBİRİ” (Atay, 1996, 239).

“Çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde bunu beceremedikleri için çıkarlarıyokmuşdabirşeylerbekliyormuşçasınagillerden göründükleri. . . .”(Atay, 1996, 205)

“Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibendenöncebirşeysöylemişçesinegillerden...” (Atay, 1996, 551)

Tutunamayanlar’da, Tutunamayanlar kitabının öyküsü yanı temel anlatı, zaman dizimsel açıdan düzenli bir sıra izler. Bu durum, Turgut’un öyküsünde de aynıdır. Selim’in öyküsü ise geri kırılmalarla ve sırasız biçimde verilir. Turgut’un hikâyesi başladığı noktadan devam ederken, ikinci öykü olan Selim’in öyküsü geri dönüşlerle tamamlanıyor.

Tutunamayanlar’ın bütününde görülen bir özellik de arama arketipidir. İlk örneği Hz. Âdem’e dayanan bu özellik Turgut Özben’in Selim Işık’ı araması ile başlayıp roman boyunca devam eder.

“Bu tür anlatıların kaynağı çok eskilere dayanır. Mitoslarda görülen arama teması, oradan epos’a, romans’a ve nihâyet romana girer.” (Moran, 1994, 96)

Sonuç

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanının modern Türk edebiyatının öncü romanlarından olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Birçok edebiyat eleştirmenine göre Tutunamayanlar, çağdaş Türk romanını derinden etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Dolayısıyla Tutunamayanlar bugün için  Türk roman tarihinde adı anılıp geçilen bir metin değil, her gün etkileri değişik biçimlerde devam eden edebiyatımızın ilginç örneklerinden biridir. Oğuz Atay’ın bu romanını bu kadar ilginç kılan en önemli özellik postmodern romanın bütün tekniklerinin bu romanda yansıtılmaya çalışılmasıdır. Post-modern romanın bizdeki en kapsamlı ilk örneği kabul edilebilecek olan Tutunamayanlar’ın Türk romancılığında önemli bir yere tutunduğu doğrudur ve bu romandaki başarısı ile Oğuz Atay adı modern Türk edebiyatına yön veren yazarlar arasında anılır.

Kaynakça

AKTAfi, fierif (1991). Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara.

AKTULUM, Kubilay (1994). “Metinlerarası Nedir Tanım-Kuram”, Kuram Dergisi.

ATAY, Oğuz (1996). Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, (11. Baskı), İstanbul.

DEMİR, Yavuz (2002). Zaman Zaman İçinde Roman Roman İçinde: Müşâhedât, Bir ÜstKurmaca Olarak Müşâhedât, Dergâh Yayınları, İstanbul.

DERRIDA, Jacques (1994). Göstergebilim ve Gramatoloji, (Çev. Tülin Akşin), Afa Yayınları, İstanbul.

ECEVİT, Yıldız (1989). Oğuz Atay’da Aydın Olgusu, Ara Yayınları, İstanbul.

ECEVİT,  Yıldız (1996). Orhan Pamuk’u Okumak, Gerçek Yayınevi, İstanbul.

ECEVİT, Yıldız (2002). Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul.

EfiİTGİN, Dinçer (1999). Bilge Karasu’nun Hikâyelerinde Anlatı Yapısı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Samsun.

HAWTORN, Jeremy (1986). Studying the Novel, London.

KÜÇÜK, Mehmet (2000). Modernite Versus Postmodernite, Vadi Yayınları, Ankara.

MENTEfiE, Oya Batum (1995). “Sanatta ve Edebiyatta Postmodernizm”, Türk Dili, Sayı 519, Mart 1995.

MENTEfiE, Oya Batum (1996). “Bitmemiş Bir Tartışma Postmodernizm”, Kuram, Kitap 10, Ocak 1996.

MORAN, Berna (1991a). Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış I, İletişim Yayınları, İstanbul.

MORAN, Berna (1991b). Türk Romanına Eleştirel Bakış II, İletişim Yayınları, İstanbul.

MORAN, Berna (1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III, İletişim Yayınları, İstanbul.

ROSENAU, Pauline Marie (2004). Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri, (Çev. Tuncay Birkan), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.

TEKİN, Mehmet (1989). Roman Sanatı ve Romanın Unsurları, Selçuk Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

YAVUZ, Hilmi (1995). Üç Anlatı, Can Yayınları, İstanbul.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
[Valid RSS]

13temmuz@gmail.com Paylaşımlarını Bekliyoruz...

E - dergi, Elektronik, Medya, Kültür -Sanat,Yaşam,Sinema, Bovling, Aktivite, GO, Tiyatro, Satranç, Tabu, Scrabble

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
13 TEMMUZ
Said Saidoğlu
Arkadaşlar
13 TEMMUZ Haber Grubu
Nostalji Saati
http://www.sinanoglu.net/
Türk Dik Kurumu
Bilkent Kütüphanesi
Takip Edilesi Dergiler
Mümin Sekman'dan beyin kullanma kılavuzu
ART
Dilimize Sahip Çıkalım
radikall
Fırsat Yağmuru
Photoshop
Yarışmalar
Freelance Çalışmak
Web Arşivleri (Eski siteler)
İlk Nokta
Arşiv Hürriyet
Toolbar tuulbar
HEP OKU Merkez Dergi
Bildirgeç
MORYONCA
Trafik Kameraları
MP3
Araç Plaka Sorgulama
Doğa Derneği
Youtube Video Çevirici
TR Kitap MP3
İstanbul Kültür Sanat Dostları
sunipeyk
imagini
Arka Kapak
Moleschino Akıl Defteri
BlogcuBUL
ANA Fikir
Aktüel NET Dublaj
Mp3Kenti
Dönüşüm Konağı
View MY TV izle
Radyo KARYANIĞI
KPSS Bankası
KPSS Online
Türkçeleştiriyoruz<
KİBAR TAVASAV
Ayıp ŞEyler

Kategoriler

Arkadaşlar

seedorf
kutu
zelis
caglar
kupavalesi
kirac34
sibelsaid
crazy41
E.YÜKSEL ÜSTÜNER
mekatronik
perfect
halimcal
saidsaidoglu
gununsozu
yust1
shade
beylikduzu
kevsergur
inky
gelincik1974
Kâmuran Esen
orcad
bereket
c2n3r
sakagibi
burcuercis
netkitap.com



Dergiler
2023
Ağ Dünyası
Adres Dergi
Aksiyon
Alem
Alperenler
Altyazı
Altınoluk
Anadolu Gençlik
Araf
Araştırma
Atlas
Ay Vakti
Aydınlık
Bengisu
Beyan
Bilim ve Teknik
Bilişim Cumhuriyeti
Bilişim Rehber
Blue Jean
BT Haber
BT Vizyon
Bütün Dünya
Çalakalem
Canteen
Capital
Chip
Computer Life
Computer World
Dergi
Diyalog Avrasya
Doğu Batı
Doktor Dergisi
Düşünen Adam
Ekoloji Dergisi
Elektrik Dergisi
EMO Makine Market
Focus
Fotoğraf Dergisi
Fotoğrafya
Gaziler Dergisi
Gerçek Hayat
Gonca Dergisi
Gönülden Gönüle
Haksöz
Hastane Dergisi
Hece Edebiyat Dergisi
Hey Girl
Hür Gökbayrak
Iktibas
Ileri Dergisi
Ilk Adım
Imece
Inet Haber
Kadın Vizyon
Karakalem
Kardaşlık Dergisi
Kardelen Dergisi
Kargo Haber
Karizma Dergisi
Kedim ve Ben
Kırtasiye Dergisi
Level
Lezzet
Linux Bülteni
Mac World
Mercek
Metal Monster
Millet
Moral Dergisi
Nalburiye Dergisi
National Geographic
Netpano
Number One Dergi
Ozgur ve Bilge
PC Net
Platin
Sayha
Semerkand
Sol Dergisi
Sızıntı
Söz Ola
Telepati
Timeout İstanbul
Türk Dili Dergisi
Ufuk Ötesi
Voyager
Yankı
Yarın
Yeni Ümit
Yitik Ülke
Zafer Dergisi

Hurriyet.www.gazetealemi.com Zaman www.gazetealemi.com Radikal www.gazetealemi.com Milliyet www.gazetealemi.com Bugun www.gazetealemi.com Turkiye www.gazetealemi.com Vatan www.gazetealemi.com Sabah www.gazetealemi.com Yeni Safak www.gazetealemi.com

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:2
| Sonraki Sayfa
Ana Sayfam Yapayım | Favorilerime Ekleyeyim | Sonraki Sayfa