Beterin beteri rahatsız eder adamı cereyan. Bunaltıcı bir yaz gününde, evde de air-condition yoksa, açarsınız camı çerçeveyı]... Ter içinde yığılırsınız koltuğa. Sonra da içiniz geçer sıcaktan, buz gibi koca bardak suyu düşünürken. Yığılırsınız çünkü ayağa kalkıp buzdolabına yürüyecek kuvvet bile bırakmaz lanet sıcak.
Yarım saat geçer, birden hafif bir titreme ile gözünüzü açarsınız? O da ne? Yaz sıcağında gizli sürpriz esinti, gelmiş tül perdelerinizi havalandırmış... Dairenin kapısı da açık... Ne de güzel esmiş üstünüze hafif hafif kestirirken. Kalkacak olursunuz, teriniz kurumuş üzerinizde. Birkaç saate kalmadan ense tutulur, bel tutulur, el, kol, bacak, herşey tutulur. Kıpırdayamazsınız. O masum, ufacık esinti, karşı tarafınki ile bir olup sizi hareket edemez hale sokar, duman eder günlerce...
Kıssadan hisse: Cereyanda kalmayın! İki cam veya kapı arasında serinliği bulacagınızı sanıp, papazı bulmak sözkonusu. Ya bir tarafı kapayacaksınız, ya da üstünüze ince de olsa bir örtü çekeceksiniz dalmadan önce...
Bu yarı meteorolojik-hepten anlamsız dersten sonra konumuza dönelim.
Arkadaş Amerika’ya gelmiş (benim hikayelerde Amerika’ya gelen gelene nedense). Özenmiş, seyretmiş, duymuş, dinlemiş, okumuş, hayal etmiş, çırpınmış, biriktirmiş, aranmış, etrafını bezdirmiş, biletini almış... Ama sonunda gelmiş işte.
İlk günleri... Sudan çıkmıs balık. Önceleri nefes dahi alamıyor. Etrafında olup biteni algılamakta güçlük çekiyor. Buna kendisi hasret dese de, aslına bakarsanız Türkiye’de sevdiklerini, ailesini görmeden günler haftalar geçirmiş biri. Biz uzaktan hikayemizi seyredenler bunun aslında "jetlag"dan öte birşey olmadığını biliyoruz. Seyahat öncesi aşırı heyecanla birleşen aşırı yorgunluk, onun üzerine tuz biber kıpırdamadan 15-20 saat bir uçak yolculuğunu müteakiben çıkan, doktorların "Melatonin alın, geçer!" dediği ve aslında hiçbir tedavisinin olmadığı, vücudun kendi saatini gece-gündüze uydurmaya çalıştığı fuzuli bir geçici hastalık durumu...
Arkadaş, bir ay geçip de markette hangi peynir markasını ile hangi fastfood’cuda ne yemeyi sevdiğine karar verdiği etapta özlem başlıyor. Ahhh, bu hamburger yerine annemin köfte ekmeği olsa ya?
Denenmiş, geçici tedaviler arasında karşımıza bir Boğaz resmi koyarak, teypte Sezen ile yenen hamburgerin "köfte ekmek etkisi" vardır. Aynı şekilde, anacığımızın sakız gibi yıkadığı çamasırlardaki beyazlığı yakalayamamaktan ötürü basan ağır depresyona karşı, en azından kokusu benzesin diye çekmecelerde, t-shirtler arasında yerleştirilebilecek Hacı Şakir’ler de bir çözüm sayılabilir. Bir anda yemeden içmeye, suyun sertliğinin saçınızda yaptığı hasardan, döşegin sertliğinin sırtınızda yarattığı ağrıya kadar herşey günlük hayatın "stresleri" oluyor.
"Kahretsin! Ne var ki burada? Türkiye’de toplu taşıma var. Türkiye’de sokakta bir simit alır, yürümeye devam edersin. Türkiye’de komşunun kapısını çalıp bir fincan kahve isteyebiliyorsun. Türkiye’de adam sana saat başı faturalamıyor işini. Türkiye’de denizin kokusu... Türkiye’de kestirme yollar... Türkiye’de anamın evi, babamın lafı... Muhterem büyüklerinin ellerinden öpmek bir bayram sabahı... Dudaklarından öpmek sevgilimi geceleri... Türkiye’de..."
Altıncı aydan sonra sabahları bir sancı ile uyanıyor arkadaş. Önce, bir önceki akşam yediği Çin yemeğinin yaptığı gaz sanıyor. Çin yemeği gaz mı yapar? Kalbi yanıyor sanki. "Heartburn" ilacı alıyor hemen. Okula gidiyor, geçmemiş, işine gidiyor, daha beter... Eli telefona gidecek memleketi aramaya ama gidemiyor bile. Acı verir oluyor onların sesini duymak. Birgün... birgün daha derken bu kalp yanması, daimi bir kalp sancısına dönüşüyor. Düşük dozda, daimi bir kalp krizi gibi. Ne insanlarla tanışmaya heves var, ne yemeye. Ne ders çalışmak geliyor içinden arkadaşın, ne de kazandığı parayı harcamak. "Homesick" diyor biri. Ne "homesick"i? Altı ay sonra "homesick" mi olurmuş insan yahu?
Birinci senesi bittiğinde, artık düzenli olarak ayda bir, sadece iç çamaşırları bitince çamaşır yıkayan, markete her gidişinde 2 dolarlık yumurtayı alacakken $40 batıran, averaj Amerikalı'yı aptal bulan, trafik cezası almamak için takla atan, "herkes gibi" Hintliler'e anlamsızca sinir olan, hergün Türkiye yiyen, içen, düşünen, konuşan bir arkadaş kendisi...
Sabah okula giderken dinlediği Türkçe müzikten, okuldaki Türk arkadaşlarına, evde ayarını tutturmaya çalıştığı tereyağlı Türk pilavından, markette üzerine atladığı Türk baklavasına, on-line okuduğu Türk gazetelerinden, evindeki tek aksesuar bir nargileye, üzerinde giydiği eski okulunun t-shirtünden, telefon faturasının kabarık ve kalabalık +90 kodlu numaralarına kadar hasret bulaşmış her yerine. Vazgeçmeden, bıkmadan usanmadan attığı her adımda Türkiye’yi soluyor, Türkiye’yi dinliyor arkadaş... Üç beş Türk dostla sabahlanan gecelerden birinde öyle bir "Ahh"lar çekiliyor ki, karşıkı "Salt Lake" dağları yıkılıyor karlar altında.
Velhasıl kelam, arkadaş gönlünü, aklını, sevdiğini Türkiye’de bıraktığı ve koca bir kozmopolit İstanbul’dan, kapsül kadar bir Kentucky kasabasına konduğu için mutsuz mu mutsuz. Sabah uyanıyor uyanmasına ama elinden gelse 8 saat geç uyanacak Türkiye ile aynı zaman dilimini yaşayabilmek için. Hiçbir seyi bırakmıyor geçmişten. Orayı özledikçe Amerika’dan soğuyor, orayı aradıkça ve hayal ettikçe Amerika’dan nefret ediyor. Bakmayın arkadaşın senede $20.000 'e Amerika macerası yaşamaya geldiğine. O $20.000 vererek kendine zehir ettiği hayatı, son damlasına kadar lanet ederek yaşıyor.
Uçaktan indikten 15 dakika sonra ayırttığı Türkiye’ye dönüş biletine bakıyor iki günde bir. Bekle beni Türkiyem diyor, bekle beni….
Okul ve iş bir yandan devam ettikçe arkadaşın Amerika’ya karşı duyduğu memnuniyetsizlik yerini "alışkanlığa" bıraksa da, bu yük onunla hergün, her adımında seyahat ediyor aylarca. Silkinemediği, üzerinden atamadığı bir rahatsızlığı var. Yabancı insanlarla tanışıp, bir "kültür alışverişi" onun için zevkten çok külfet, Amerikalı ile muhabbet, zekasına hakaret. Açmıs kapısını lanet memleketin, ayağı eşikte. İleriyi görüyor ama gidemiyor. Ayaklar hareket etse de beyninin bacaklarına yolladığı sinyallere karşı çıkıyor... Velhasıl, arkada bıraktığı açık kapı ile önündeki açık kapı arasındaki cereyanda boynu tutuluyor ve bükülüyor... bükülüyor...
Kıssadan hisse: Cereyanda kalmayın! İki cam veya kapı arasında serinliği bulacağınızı sanıp, papazı bulmak sözkonusu. Ya bir tarafı kapayacaksınız, ya da üstünüze ince de olsa bir örtü çekeceksiniz dalmadan önce...
• 2008-03-30 23:16:03 - iyi akşamlar
iyi akşamlar
sevgili arkadaşım yemekbulteni.blogcu.com blogumu kapatarak forum sitesi açtım.
Yeni sitem http://www.eglenceliseyler.com
Seninde ziyaret etmeni ve katkıda bulunmanı temenni ederim.
Blog sitesi yerine forum sitesi açmamdaki sebep, forumların karşılıklı fikir alışverişi sağlayan
sosyal bir platform olma özelliği sağlamasıdır
İyi akşamlar dilerim sevgi ile kalın