Öğle arası bir uçak kullanıp geleyim; üç saat hiç durmandan sörf yapayım; ralliye katılayım; ata da bineyim; Bali’de dalayım; Finlandiya’da dağlara da tırmanayım... AvivaSA Genel Müdürü Meral Egemen'in yaşamını bu zincire yeni halkalar ekleyerek anlatmak mümkün; çünkü tükenmek bilmez enerjisiyle harmanlıyor hayatını. Kendi de söylüyor zaten; boş duramıyor, öyle bir problemi var. Bence işle böyle yoğrulmuşken hayatı kaçırma endişesi de var perde arkasında, hep kendini arama, aşma kaygısı da...
Ümraniye'de Ak Emeklilik ile Aviva birleşmesinin ardından yerleştikleri yeni binada ve taşınma telaşının ortasında yakalıyorum onu. Esprilerle süsleyip hiç çekinmeden kurduğu cümleleri dinlerken, gözüm gezdiği şehirlerden topladığı, sıra sıra dizili bardaklara takılıyor ara ara ve nedense sıradan saydığım hayatıma daha bir sıkı sarılıyorum.
Çalışma hayatına küçük yaşlarda atılmışsınız...
Ortaokuldan beri hep çalıştım. Kimse de beni zorlamadı aslında; kendi kendime, girişimci bir ruhla hareket ettim. Ortaokula giderken ders veriyordum. Üniversiteye girdiğimde Milliyet’te çalışmaya başladım; tercüme yaptım. Sonra bir turizm şirketinde tur operatörü ve rehber olarak çalıştım. Tüm okul hayatım boyunca yazları hiç boş oturmadım. Hep kendi kendime yetmeye çalıştım.
Sizi bu olgunluğa ne getirdi acaba?
Bilemiyorum, çevremde çok böyle örnek de yoktu. Memur çocuğuydum, aileden fazla para istemiyordum. O zaman çok fazla para harcayacak yer de yoktu. Bir de tasarruf ederdim.
Boğaziçi İşletme bilinçli bir tercih olsa gerek o zaman...
O dönemde Boğaziçi İşletme en popüler alanlardan biriydi. Ben de sosyal bilimler konusunda güçlü olduğumu fark etmiştim; satışın, pazarlamanın geçeceği herhangi bir yer bana uygundu. Sanayide çalışma planlarıyla okula girmiştim.
Zira “Bankacılık mı? Asla...” dediğiniz bir dönem de olmuş galiba değil mi?
Evet, evet... Ablam (Feryal Dinç) bankacıydı. Onu hep klasik bir bankanın, klasik bir bölümünde çalışırken siyah kolluklarıyla hatırlıyorum. Ablam döneminin en çılgın gençlerindendi; rock dinlerdi, resim yapar şiir yazardı ve çok seyahat ederdi. Birden bire bankacılığa girip kara kolluklarla işine gidip gelen birine dönüşünce bana da karabasanlar çöktü. "Onun gibi olmak istemiyorum" dedim.
Peki sonra nasıl değişti plan?
Sonra para değiştirdi... Şaka bir yana ama, ‘okuldan mezun olana en fazla parayı veren kim?’ diye seçim yapıldı biraz galiba. 'Hiç istemediğim bir işi para için yapıyorum' gibi de değildi. Bildiğim bankacılıktan farklı bir bankacılık anlatılmıştı; satış ve pazarlama kuruluyordu. İnterbank kurumsal bankacılığı ve bankacılıkta satış konseptini yaratan banka oldu ve biz de onun ilk ekibiydik. Tüm bunlar çok heyecanlandırdı.
İlk günlerde en çok ne zorlamıştı sizi?
Belirli kalıplara girme zorunluluğu… Sadece ilk yıllarda değil, sonra da epey zorladı; çünkü babamın (Ömer Faruk) asker oluşu nedeniyle aldığım o disiplinin, aile terbiyesinin etkisiyle 'daima doğru bildiğini söyleyeceksin, doğru bildiğinin arkasından da gideceksin' görüşü hakim bende. Onun için de hiçbir zaman politik olamadım. Birinin ekibinde olmak, biriyle yan yana görünerek yükselmeye çalışmak, birine torpil yapmak ya da birinin torpilinden faydalanmak gibi şirket oyunlarının parçalarında olamadım. Dümdüz bildiğimi, ilk düşündüğümü, ilk anda söylemem nedeniyle başıma çok şeyler de geldi. Hâlâ da bu konuda çok değişebildiğimi söyleyemeyeceğim.
Peki değişenler... Meral Egemen o günlerden bugüne nasıl değişti?
İnsan otuzlu yaşlarında her şeyi bildiğini düşünüyor. İnterbank gibi bir okulda okuyup, hafif snob bir ekibin içinde sürekli terfi ederken ve her gün başka bankalardan teklif gelirken şımarmamak zor gerçekten. 'O dönem bir Lale Devri dönemiydi" diyorum ben tüm sektörde çalışanlar için; iyisi kötüsü herkes arada kaynadı gitti.
40’lı yaşlara geldiğinizde 'Eyvahlar olsun, hiçbir şey bilmiyorum. Daha ne kadar çok öğrenecek şey var' noktasına geçiyorsunuz ve o geçiş insanın hayata bakışında ve beklentilerinde farklılıklar yaratıyor. Aynı zamanda 'tüm öğrendiklerimi öğretmem lazım' noktasındayım.
Marmara Üniversitesi'nde ders veriyorsunuz zaten…
Okuldaki öğrencilere hayat bilgisini transfer ediyorum ve bunun da gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu ülke bana yatırım yaptıysa, o zaman benim de bildiklerimi yeni nesillere aktarmam gerek.
Nasıl bir yöneticisiniz?
Geçmişte gördüğüm bazı kötü örnekler vardı; bildiğini paylaşmayan, gelişmeni sağlamak için doğru geri bildirimi yapmayan yöneticiler. Hep ondan kaçınmaya çalıştım. Açık kapı, direkt iletişim, öğrenerek ve öğreterek gelişme anlayışını benimsedim.
Eleştirdiğiniz yönleriniz var mı?
Politik olamamak ve dilime hakim olamamak gibi bir derdimin hâlâ devam ettiğini söyleyebilirim. Sektörün 'haylaz kızı' rolü bir anlamda üstüme yapıştı. İşin, şirketin, sektörün gelişimi için analizlerim sonunda geldiğim noktayı savunmak gibi bir saplantım var. Doğru bildiğimden şaşmamak istiyorum hâlâ ama karşı tarafın sözünü bir kere daha değerlendirmekte fayda var noktasına da geldim. Duygularını çok fazla saklayabilen biri de değilim. İşi çok sevdiğim için daha başarılı, daha iyi olmak adına bütün enerjimi, kaynağımı seferber edebiliyorum.
Birleşme sürecinde çalışan sayınız 700'den 2 binlere çıktı. Yorucu bir dönem geçiriyorsunuz. Bu süreçte neler yaşıyorsunuz?
Büyüklüğün getirdiği farklı sorumluluklar var tabii. Bir kere pazarın yüzde 25’ine sahip bir şirketiz artık. Bir anda sektöre bakışım ve sorumluluğum başka bir boyuta ulaştı. Adımları atarken, haylaz çocuk esnekliğinden 'biz böyle yaparsak sektörün kalanı nasıl etkilenir?' gibi akıllı uslu düşünme noktasına geldik. Ak tarafında 700 kişinin her birini neredeyse tek tek ben işe aldım; her bir kale, köşe benim bilgim dahilinde şekillendi. Burada, bir günde bu kadar büyüyünce hızla tanımam gereken bir grubun sorumluluğunu almak biraz heyecan, biraz endişe getirdi. Hızla o tarafı tanımaya çalışıyorum.
Emekliliği düşünüyor musunuz?
Evet, birkaç alternatifim var. Birincisi Harvard'a gidip işle ilgili bir şeyler okumak ve öğretim görevlisi sıfatıyla birleştirmek. İkincisi, orta, uzun vadede, politikaya atılmak.
Politika mı?
Belediye başkanlığının devlet başkanlığına kadar giden bir yol olduğunu görüyorum… Yeni yeni oluşmaya başlayan bir düşünce ama buna ihtiyaç var; iş dünyasından politikaya transferler ülke için olumlu. Belediye başkanlığı da tam bir iş gibi projelendirilebilir.
Peki bu politik olamama durumu ne olacak?
İşin politik olma, herkesle ilişkileri belirli çerçevelere oturtma kısmında ne olur tabii oy ayrı bir konu. Oradaki defoyu, o yola girerken toparlamak lazım herhalde.
‘Politik olmayan bir politikacı’…
Belki de politikacıların politik çemberin içinde dolanıp biraz yalan, biraz dolan, sadece gelecek vaat ederek yaptığı politikaların çok da kalıcı olmadığı görülüyor. Ama 5-10 yıl diliminde düşünüyorum politikayı. Hiçbir şey olmazsa turizmle ilgili bir şeyler de yapabilirim. Boş duramıyorum, öyle bir problemim var. Eşim (Murat Egemen) Maldiv’lere gitmek istiyor mesela. O 'ayağımı uzatıp, gazete bile okumayayım' diye düşünürken ben, 'Üçüncü gün boğulurum" herhalde diyorum: "Vietnam'a, Kamboçya’ya gideyim, Nepal’de tapınaklara çıkayım" diyorum.
'TEKRAR ŞARJ EDİLEN PİLLER GİBİYİM'
Klasik otomobil rallilerine katılıyorsunuz, uçak kullanıyorsunuz ve saymakla bitmez bir sürü hobi… Tüm bunlara enerjiyi nereden buluyorsunuz?
Böyle bir enerjim olduğu için Allah’a şükrediyorum. Dans ettikçe dans edesim geliyor. Galiba sevdiğim işi yapmakla ilgili. Tekrar şarj edilen piller gibi. Öğrenme merakı, ihtirası hep bu enerji yeniliyor.
Babanızın otoritesiyle sizin haylaz kız tavrınızın çatıştığı dönemler olmadı mı?
Babamın yanındayken öyle çok haylaz bir görüntüm yoktu. Aslında sadece babam değil, ailenin tüm erkekleri paşa, albay. Bir aile toplantısında 'karargâh bir araya geldi' gibi oluyordu. Galiba askerlerin kendi içlerinde hep böyle bir çatışma oluyor; ailemin asker üyelerine baktığımda, onların da özel hayatlarında ya komik olma ya iyi yemek yapmaya çalışma, ya da çocuklarıyla çılgın oyunlar oynama gibi kaçamaklar yapma istekleri var hep. Otoriter babaların çocuklarında o otoriteye başkaldırı telaşıyla yapılan bazı şeyler var; benim ki belki öyle açıklanabilir, bilmiyorum. Annem (Şahinde Faruk) hep ikinci çocuğunun erkek olmasını istemiş; belki de onun beklentisine cevap verme telaşı. Ama yarışım hep kendimle...
İş-yaşam dengesini kurabiliyor musunuz? Eşiniz sizi destekliyor mu?
Çok çok şanslıyım, çünkü bu kadar haylazlığı, yoğunluğu tolere edecek olgunlukta bir erkek bulmak çok zor; sizinle yarışmayacak, sizin kendinizle yarışmanıza müsaade edecek ve tüm bunlardan ötürü ailenizi ihmal ettiğiniz durumlarda hiç hır çıkarmayacak. Maşallah. O olgunluğunu çok takdir ediyorum.